RÜYA RÜSTEMOĞLU

Sisli bir dağ yolunda ilerlediğiniz zamanlar gözünüzün önüne geliyor mu? Şimdi o aracın durduğunu ve dışarı çıktığınızı hayal edin. Birbiri ardınca atacağınız adımlarınız sizi sisin kucağına doğru sürüklesin. Oraya ulaştığınız vasıtanın hangi yönde, ne kadar uzakta kaldığını unutacak kadar yürüyün. Görüntüler artık size de silik, belirsiz ve hayali geliyor mu? Orada bir ağaç var mı yok mu handiyse insanı delirtecek bir muammaya dönüşüyor mu? Evet, hayal ile hakikat arasında gidip geldikçe bilincimiz bize bazı oyunlar oynamaya başlar. Kesinlik ortadan kalkar. Netlik, belirginlik kaybolur… Adelmo Farandola da bilincinin netliğini kaybedenlerden. Sisin içinde yürümüyor ama zihni tıpkı sisli bir ova…

Birazcık huzuru insanlardan uzakta, dağ başındaki kulübesinde arayan yaşlı, yalnız bir adam Adelmo Farandola. Köye sadece erzak deposu boşaldığında biraz kuru et, sosis ve tereyağı alabilmek için iniyor. Hiç arkadaşı olmadığı gibi, dağı, taşı, soğuğu, rüzgârı saymazsak konuştuğu herhangi biri de yok. Çocukluğunda köylerine çekilen elektrik telleri yüzünden durmadan uğultular işitiyor ve bu yüzden aklı keskin hatlarını kaybetmiş. Yani, Adelmo Farandola’nın kendini inandırdığı gerçek bu: Eğer delirmişse bunun tek sebebi o tellerin altında geçirdiği yıllar olabilir!

Adelmo Farandola’yla yolumuz, bir kış hazırlığı için kasabaya indiği gün kesişiyor. Bizim yaşlı ve bir miktar da sersem ihtiyarımız ihtiyacı olan birkaç parça erzağı aldıktan sonra evinin yolunu tutar. Bu uzun yolda bir süre yürüdükten sonra arkasından bir köpeğin onunla birlikte geldiğini fark eder. En başta peşini bırakmasını istese de bir zaman sonra bu fikrinden vazgeçer, ne de olsa kışın en zor günlerinde, evi neredeyse tümüyle karın altında kalmışken pişirip yiyebileceği bir hayvan hiç de fena fikir değildir…

Derken, günlerden bir gün, daima onu gözetlediğinden şüphelendiği av bekçisiyle karşılaşırlar. Adam her rastlaşmada Adelmo Farandola’nın üstünde baskı uygulamaya başlar. Önce, köpeğini tasmasız bu dağlarda gezdiremeyeceğini söyler, sonra dozu biraz daha arttırıp av tüfeği olup olmadığını, eğer varsa mutlaka ruhsatı kendisine göstermesi gerektiğini… Ama Adelmo Farandola’ya göre bu av bekçisi artık haddini aşmaya başlamıştır. Çünkü, tıpkı bu dağların ona ait olduğu gibi, dağ keçileri, dağ keçilerinin derileri, etleri, kemikleri, hatta kışın çetin şartlarında çığ altında kalıp ölen leşler bile ona aittir. O hırçın vadideki her şey onundur ve hiçbir şey için kimseye açıklama borçlu değildir!

Artık kış gelmiştir. Tabiat, gücünü zavallı insan karşısında günden düne hissettiriyordur. Kar’ı, karın kuşatıcılığını, sessizliğini, büyüklüğünü en yalın, en gerçek hâliyle hissettiğimiz bu bölümden sonra, yani karın erimeye başlayıp baharın gelmesiyle birlikte metnin ritmi de yükselmeye başlar. Köpek ve Adelmo Farandola kar yığınlarının arasında bir ayak bulurlar!

 

Adelmo Farandola az yemeyi öğrenmişti. Sadece midesi kazınıp uzun uzun guruldadığında yemek yiyordu.

Oysa köpek bir türlü doymak bilmiyordu.

Yaşlı adam bunu hatırlattığında köpek ona hak veriyordu.

“İyi, tamam, doğru söylüyorsun.”

“Zaten şişmansın,” diyordu öfkeyle.

“Şişman değilim, tüylerim iri gösteriyor.”

İtalya’nın en çok satan yazarlarından…

Hikâyenin kılcallarına inip okurken yaşayacağınız coşkunun tadını kaçırmak istemiyorum, bu nedenle biraz da bu kaçık ve sımsıcak hikâyenin yazarından, Claudio Morandini’den bahsedeceğim. 1960 yılında İtalya’da dünyaya gelen yazar, antik bir kent olan Aosta’da yaşıyor. Radyo ve tiyatro için oyunlar da kaleme alan yazarın şimdiye dek yediye ulaşan romanlarının ilki 2006’da yayımlandı. Öykü ve makalelerinin süreli yayınlarda ve antolojilerde yer aldığını bildiğimiz Morandini, Modus Legendi gibi prestijli ödüllerin de sahibi. İtalya’nın en çok okunan yazarları arasında bulunan yazarla ilgili en dikkat çekici özellik ise kitaplarının dünya serüveninin daha İngilizceye çevrilmeden önce başlaması. Kar, Köpek Ayak ilk olarak Fransızcaya, hemen ardından Türkçeye çevrildi…

Sorduğunuzu duyar gibiyim: Peki, bu romanı niçin okumalıyım? Kurgusu için mi, dili için mi, hikâyesi için mi? Ya da yeni bir yazar tanımak için mi? Güzel soru. Ben “hepsi” için derdim. Sırayla ele alacak olursam, Morandini kurguda her şeyi ustalıkla yerli yerine oturtuyor. Bilerek bıraktığı boşluklar ve karanlık bölgeler ise metnin nefes almasını sağlıyor. Dil sade, yazar kelime oyunlarına başvurarak zaten Adelmo Farandola sayesinde bulanan zihnimizi daha da bulandırmıyor ve tamamen hikâyeye odaklanmamızı sağlıyor. Hikâye demişken, kendi adıma uzun zamandır okuduğum en iyi metinlerden biriydi. Adelmo Farandola’nın tabiatla bütünleşmesi, köpeğin yoldaşlığı ve birdenbire ortaya çıkan şu gizemli ayak! Üstelik, tuhaf ve birçok duyguya kapı aralayan samimi bir anlatımı var. Yeni bir yazar tanıma konusuna gelirsek, üretmeye devam eden ve diğer kitaplarının da yakın zamanda yayımlanacağını umduğum yazarın ismini önümüzdeki zamanlarda zaten sıkça duyacaksınız. Bu sebeple Morandini’yle tanışmakta geç kalmayın.