MUHAMMED ÇİMEN

Geçtiğimiz yıl ağustos ayında yolumuz Tosun Baba’nın Kanlıca’daki ahşap evine düştü. O günkü sıcağı ve nemi başımızın üstünde inleyerek dönen pervane biraz olsun dindirirken ben Şeyh Tosun’un dilinden dökülen kelimelere odaklanmıştım. Onu dikkatle izliyor, davranışlarını gözlemliyordum.

İlerlemiş yaşına rağmen konuşması akıcıydı. Anlattıkları beni bir hayli etkiledi.

O gün bize bir adamdan bahsetti, dış görünüşü bir hayli çirkin bir adamdan… “Ama yanına yaklaştığımızda dilinde ‘elhamdülillah’ zikrini işittik,” dedi ve gözleri yaşardı. Kalbinin yumuşaklığı beni derinden etkiledi. O dakikada ne düşünmüştü acaba? Allah bilir.

Ben de o görüşme vesilesiyle Tosun Baba’nın kitaplarını okumaya karar verdim.

Son kitabı Gönül Çerağı’nı Uyandırmak’tan başladım.

Çünkü Tosun Baba o incecik kitapta nefsin en alt katmanı, nefs-i emmarede çırpınıp duranlara, yol üzerinde olanlara gönül dilinden sesleniyordu. Tıpkı uzun yola çıkacakken bir yakınınızın sizi yoldaki virajlara, kaygan yerlere, radarlara karşı uyarması gibi.

Kitabın bazı yerlerini belki iki, belki üç defa okudum. İç dünyamdaki aynada nefsimi gördüm. Ayağımın takılacağı yerlerin altını bir bir çizdim.

Anladım. Yunus’un şiirini bir kez daha işittim kulağımda.

Dilin ile şakırsın

Çok maniler okursun

Vara yoğa kızarsın

Sen derviş olamazsın

Derviş bağrı taş gerek

Gözü dolu yaş gerek

Koyundan yavaş gerek

Sen derviş olamazsın

Peki, Tosun Baba nefsini bir koyun postu gibi yerden yere vurmadan önce neler yapıyordu? Hayatını değiştiren Şeyh Muzaffer Efendi ile tanışmadan önce nasıldı, tanıştıktan sonra neler değişti?

Onu da Sufi Kitap’tan yayınladığı Şeyh Tosun’un Hatıratı kitabında bulabiliyoruz.

Tosun Bekir Bayraktaroğlu, on yedi-on sekiz yaşlarında, bir seksen boyunda ve yüz otuz kilodur. Bir zamanlar Robert Koleji’nde okurken Bebek’ten Fatih’e güreş kulübüne giden dağ gibi bir genç…

Bir kolunu savaşta kaybeden Çanakkale gazisi babası Tursun Bey, oğlunun eğitimine bir hayli önem verir ve onu Robert Kolej’e gönderir. Burada Tosun Bey’in edebiyat hocası Necip Fazıl Kısakürek olur. Kendisi de şiir yazar. Zaten hayali ya ressam olmaktır ya şair. Onun beğendiği şairler ise Nazım Hikmet ve Orhan Veli. Bazen arkadaşlarıyla oturup sabaha kadar şiir okur, sohbet ederler. Sınıf arkadaşlarından biri ise Bülent Ecevit. O da şair.

Robert Koleji’nden sonra babası ne yapar eder oğlunu Amerika’ya, Kaliforniya Üniversitesi’ne gönderir. Fakat Tosun Bey orada uzun süre kalmaz ve vatanına döner. Ardından, kendi başvurusu sonucu kabul edildiği Londra Üniversitesi’nde tahsiline devam eder.

Londra’ya trenle bir saat mesafede bulunan Lingfielld’de Ali Neyzi, Bülent Ecevit ve Tosun Bey bir süre beraber kalırlar. Tosun Bey orada tanıştığı Kazablankalı bir hanımefendiyle evlenir. Bir süre sonra da yolu on yıl yaşayacağı Kazablanka’ya, Fas’a düşer. Ülkenin ileri gelenlerinden biri olan kayınpederinin yanında çalışmaya başlar.  Ne iktisat ne ticaret ne mağaza, böyle şeylerden hiç haberi yoktur ama zamanla öğrenir, kayınpederi de işi Tosun Bey’e bırakma niyetindedir.

Fas 1956 yılında, Fransız işgalinden kurtulduğunda ülkenin en önemli Türk ve Müslüman iş adamlarından biri olan Tosun Bey, dönemin başbakanı Adnan Menderes tarafından Türkiye Cumhuriyeti Fahri Başkonsolosu ilan edilir.

Fransızlar ülkeyi terk ettikten sonra sermaye Avrupa’ya kaçar ve Fas’ta işler hiç iyi gitmez. Tosun Bey de sermayesini satarak Amerika’ya gider.

Şok Sanatı

Tosun Bey, Rutgers Üniversitesi’nde Güzel Sanatlar bölümüne yazılır. Birçok yerde sergi açar, eserleri müzelere gönderilir. Rutgers’de hocaları ona ders vermeye çekinirler ve onu kısa sürede mezun ederler. Tosun Bey burada profesör olur.

Tosun Bey, gayretinin semeresini “yeni bir stil icat eden sanatkâr” olarak tanınmasıyla alır. Malzeme olarak et, kan, sakatat ve canlı hayvanların da dahil olduğu eserlerine münekkitler “Şok Sanatı” ismini koyarlar.

24 Şubat 1968’de New York Time’s gazetesinde “Türk Lokumu” başlıklı makalede kendisinden övgüyle bahsedilir.

Fakat yaptıklarını Türkiye’de pek duyan yoktur.

Sanatkâr olarak meşhur olurken mali olarak işler hiç de iyi gitmez. Eşiyle araları bozulur, kavgasız günleri geçmez olur ve boşanırlar. Bu evliliğin ardından Tosun Bey hayatının sonuna kadar beraber yaşayacağı hanımefendiyle New York Islamic Center’da evlenir.

“Kendini bilen Rabbini bilir”

1968 yılında bir tren yolculuğunda, kalbine “Kendini bilen Rabbini bilir” sözü sızmış Tosun Bey’in karşısına Münevver Ayaşlı Hanımefendi çıkar. Yolculuk Konya’yadır. Mevlevi dervişlerinin sema’sına… Tosun Bey laf arasında Münevver Hanım’a kendilerinin Mevlevilik gibi bir disiplin aradıklarından bahsedince Münevver Hanım kulaklarına bir şeyhin ismini fısıldar.

Bu şeyh sahaflar şeyhi Muzaffer Ozak’tır.

Fakat Tosun Bey bu ziyareti 1974 yılına kadar geciktirir ve bir gün annesinin vefatı sebebiyle döndüğü İstanbul’da, bir zamanlar kulağına fısıldanan isim aklına gelir. Ve kendisini Karagümrük’teki Cerrahi Tekkesi’nin kapısında bulur.

Tosun Bey o gece zikirden ve tekkenin genel halinden çok etkilenir. Bütün hafta perşembeyi bekler ve tekrar tekkeye gider. İçeri girerken abdest alır ve tekkenin girişindeki kabirlerin yanında durarak yıllardır okumadığı Fatiha’yı okur. Bir önceki hafta tekkede yapılan hiçbir şeye katılmadığı halde ikinci gelişte herkesle birlikte safa durur ve ilk defa namaz kılar.

O akşam şeyh Muzaffer Ozak Efendi diz dize oturduğu bir adamın başına beyaz takkeyi koyarken Tosun Bey bu sahneye çok imrenir. Bu olaydan sonra Şeyh Efendi ilk defa Tosun Bey’e gözlerini dikerek herkese şu soruyu sorar: “Hz. Yunus bir şiirinde ‘Çıktım erik dalına, anda yedim üzümü’ diyor. Ne demek istiyor?” Bu soruyu iki sefer sorar ve Tosun Efendi’ye bakarak: “Ben bir profesör tanıyorum, bu sualin cevabını hemen bildi ve bunu bilmeyecek ne var, dedi. Adam gitmiş manavdan üzüm almış ve erik ağacına çıkarak yemiş.” Arkasından tebessüm ederek ona bakar. O an Tosun Efendi’nin hayatında âdeta bir devrim olur ve her şey yerli yerine oturur.

Şeyh Efendi ona ismiyle hitap ederek, “Tosun Bey, demin bir derviş biat ederken ona giydirdiğim takkeye imrendin galiba! Gel bakayım,” der. Tosun Efendi şeyhin önünde ayakları ağrıya ağrıya dizüstü oturur. Efendi alelacele başına bir takke koyar. Takke biraz ufaktır. Efendi onun da çaresini bulur. “İyidir, ya kafan küçülür ya da takke büyür” der. Tosun Bey o gün derviş olmuştur.

Tosun Bey derviş olduktan sonra tüm kötü alışkanlıklarını terk eder ve bir daha namazını kaçırmaz.

Bir zaman sonra Muzaffer Efendi kendisine el verir ve Amerika’da dergâh açmasını emreder otuz küsur sene sonra da New York, Chicago, San Francisco, Los Angeles, Kanada, Toronto Şili, Arjantin ve Brezilya’da diğer dinlerden ihtida etmiş yüzlerce aile aralarına katılır. Muzaffer Efendi ile tanıştıktan sonra yolu bulan ve o yolda huzur bulan Tosun Baba’dan ve ibretlik hayatından alınacak çok dersler var. Kitaplarında, gönül deryasından akan sözler hâlâ duruyor.

92 yaşında Amerika’da Cerrahi Dergahı’nda Dar-ı Beka’ya irtihal etse de bıraktığı eserlerle ve mevcudiyetiyle hayır kapısı açık kalacaktır inşallah.

Shems Friedlander ile birlikte, 2017