Amerikalı romancı Philip Roth dün gece (22 Mayıs Salı) New York’ta hayatını kaybetti. 85 yaşındaki yazar geride 25’ten fazla eser bıraktı.

Geçmişe bakarken acı mı çekiyorsunuz?

Geçmişe bakarken bunları büyüleyici yıllar olarak görüyorum –elli yaşındaki insanların sıklıkla yaptığı gibi, canımı sıkmayacak kadar uzun zaman önce hayatımın on yılını ödediğim gençlik macerası olarak düşünüyorum. Eskiden şimdikinden çok daha agresiftim, bazıları benden korktuğunu bile söylerdi fakat yine de daima kolay bir hedeftim. Yirmi beş yaşında kolay hedeflerizdir, yeter ki birisi hedef tahtasının ortasındaki o koca gözü bulsun.

Neredeydi bu göz peki?

Her zaman bulabileceğiniz yerde, kendi itiraflarını tomurcuklanan edebi dehada. İdealizmimde. Romantizmimde. Hayatın H’sini büyük yazma tutkumda. Başıma zor ve tehlikeli bir şey gelsin istedim. Zor zamanlar istedim. Sonunda oldu. Küçük, güvenli, nispeten mutlu bir taşra geçmişinden geliyorum –otuzlarda ve kırklarda yaşadığım Newark mahallesi bir Yahudi muhitiydi- bu yüzden de hırs ve adanmışlığın yanı sıra Amerikan Yahudi çocuklarından oluşan neslimin korku ve fobilerini de özümsedim. Yirmili yaşlarımın başlarında tüm bu şeylerden korkmadığımı kendime kanıtlamak istiyordum. Bunu kanıtlamayı istemek yanlış bir şey değildi ama yine de, balo bittikten sonra üç-dört yıl boyunca adeta yazamadım. Yazar olduğumdan beri 1962’den 1967’ye kadar olan dönem kitap yayınlamadığım en uzun süreye tekabül eder. Öğretmenlikten ve yazarlıktan kazandığım para son kuruşuna kadar nafakaya ve sürekli tekrar eden mahkeme masraflarına gidiyordu, ayrıca otuzlarıma girmeden dostum ve editörüm olan Joe Fox’a binlerce dolar borcum vardı. Borç, ödemelerim için lazımdı çünkü çocuksuz bir evlilik için iki yıl çaba sarf etmekten maruz kaldığım nafaka ve mahkeme masrafları yüzünden dışarı çıkıp intihar etmemi önleyen şey oydu. O yıllarda beni yansıtan imge yanlış raya geçmiş bir tren imgesiydi. Zira yirmili yaşlarımın başında gayret edip duruyordum –planlı programlı, sadece ekspres molalı, varış yeri net bir şekilde belli; fakat sonra aniden yanlış raylara geçmiş, vahşi doğaya doğru son sürat giden bir tren gibi. Kendime dedim ki, “Bu lanet şey doğru raylar üzerine nasıl geri götürülür?” Ama işte götüremiyorsun. Sonraki yıllar boyunca kendimi ne zaman gecenin bir yarısı yanlış istasyonda buluversem şaşırmaya devam ettim.

 

Röportaj: Yazarın Odası 2, HERMIONE LEE, 1984

Fotoğraf: PETER PEREIRA