OKAY TİRYAKİOĞLU

1999 yılının zifiri bir Kasım gecesindesin. İlk defa geldiğin yabancı bir ülkede, gecenin ikisinde, zamanın durduğu bir noktadasın. Fena halde üşüyorsun üstelik. Hiç olmadığı kadar terk edilmiş ve unutulmuş duyumsuyorsun kendini. Ne öncesi var, ne sonrası… Kıvrım kıvrım savrulduğun, süratle dibe çekildiğin bir duygu sarmalındasın. Pasaport kontrolünden geçerken, o her zamanki sorgulayan, örseleyen bakışlar, bu defa içinde daha büyük bir tiksinti uyandırıyor. Ama bekleme salonuna geldiğinde, tanıdık bir yüz, seni babana götürmek için hazır. O zaman, Ne kadar kötü olabilir ki? diye düşünüyorsun. Babam sağ, gerisi çok da önemli değil… Kendini avutuyor, zihninde ansızın başlayan bir müziğin eşliğinde yürüyorsun.

Bir zamanlar iyi bir dost olan karşılayıcının tavırları uzak bu defa. Sıradan birkaç “hoş geldin” cümlesine, aynı nezaketle karşılık veriyor, soğuk terminal binasından, daha da soğuk, yağmurlu bir geceye çıkıyorsun. Şehrin karanlığına şaşırıyorsun için için. Bu kısıtlı aydınlatma, yol boyunca gelişecek iyi bir sohbetin başlangıcı olabilir; ama bir türlü söze girecek gücü bulamıyorsun. Yabancı sokaklar, taksinin ıslak camlarından geçen yabancı binalar ve tek tük insanlar…

Babanın kaldığı kenar mahalleye geldiğinde, nasıl da bir heyecan, nasıl da bir mutluluk var içinde. Görüşmediğiniz altı ay boyunca sohbet konuları birikmiş. Beklediğin, alacağını hevesle umduğun güzel haberlerin güvenini de duyuyorsun içinde; çünkü babalar, işleri daima yoluna koyar! Uykusundan uyanıp, seni kollarının arasına alan o tanıdık ve sevgili bedenin kokusuyla, çocukluğuna dönüyorsun yine. Holün loş ışığında, her zamanki gibi atlet ve boksör külotuyla duran babanda bir sorun görünmüyor; ama salona geçip de, birkaç külüstür eşyayı aydınlatan parlak ampulün ışığı altında işler değişiyor. Babanın bedeninde morluklar ve yara izleri var.

II

“Sorun değil evladım,” diyor, getirdiğin emaneti alır, kötü niyetli alacaklılara vermek üzere bir köşeye kaldırırken. “Benzerlerini yaşadık biliyorsun. Yabancı bir ülkede, zor bir iş yapıyoruz. Ama çözülür elbet. Hem çok yeni projelerim var ve eli kulağında, her an yüksek makamlar tarafından onaylanmak üzere!..”

Umut, öfke ve keder, nice hatıranın ağırlığıyla çöküyor omuzlarına. Babanın canını kimin yaktığını bilmek istiyorsun. Söylemiyor. Her şey ve tüm cevaplar, bu şehir kadar karanlık aslında, seziyorsun. Ama babanın her şey yolundaymışçasına tavırları, o tanıdık güven hissini yine ağır ağır zerk ediyor damarlarına.

“Az çakırkeyiflik, küçük bir tartışma; yoksa burada saygın bir kişi olduğum çok açık,” derken baban, umut ile umutsuzluk arasında yalpaladığın o silik çizginin üzerinde ayakta kalmaya çalışıyorsun.

“Roman nasıl gidiyor?” diye soruyor.

Karanlığın Çağrısı koyacağım adını,” diyorsun.

Bir babanın yapacağı gibi, işittiğini zihninde tartarak bekliyor önce, “İyi bir isim değil, insanlar umut, mutluluk ve zafer hissi verecek işleri severler.”

Öfkeleniyor, çıkışırcasına konuşuyorsun, “Bu zaten Gotik bir roman, içinde çiçekler, böcekler, mutluluk, umut olamaz!”

“Tarihi ne kadar da severdin küçükken,” diyor, “Keşke tarihi konularda yazsan. Kalemin güçlü, verimli!.. Üzerinde bulunduğumuz topraklar, eski Türk yurdu…”

“Şimdilik böyle,” diyorsun, konuyu bir an evvel değiştirmek isteyerek. “Çocukluktan beri okuduğum, örnek aldığım yazarları biliyorsun babacığım.”

“Ne kadar yazdın?”

“Bir bölüm yalnızca.”

Gülümsüyor, “İyi, burada yazmaya epey vaktin olacak.”

Şaşırıyorsun, “Ama ülkenin güneyine geçmeyecek miydik?”

Bakışlarını kaçırıyor. Kirli atletini çekiştirerek, “Bir süre buradayız… Bütün bir kış sürebilir,” diyor. “Bolca zamanın var.”

Bunları mutluluk sebebiymiş gibi, ışıklı bir sesle söylemesi hoşuna gidiyor önce; ama ansızın ayıyor ve soruyorsun, “Ama neden?”

“Yarın gelip, senin de pasaportunu alacaklar oğlum. Adamlar, zorunlu ihtiyaçlarımızı karşılıyorlar burada. Biraz zorlu bir süreç olacak ama, alnımızın akıyla çıkacağız!.. Biliyorsun işte, Türki cumhuriyetlerinin tamamında işler devletten ziyade mafyanın kontrolü altında.”

“Pasaportu alacak olanlar, seni buraya tıkmış olan kişiler, öyle değil mi babacığım?” diye sorarken, sesinin titremesine engel olamıyorsun. Oysa buna engel olmalıydın… Bir baba, oğlunu daima demir gibi görmek ister.

“Evet, ama ilk büyük ihracatımız pek yakında, aslında havalar bu sene erken bozdu. Bahara güzel günler bizi bekliyor. Bunlar güçlü adamlar. Güçlü ama çok da sertler. Sen bunları takma kafana, yazmana bak!..”

III

Sonra aylar boyu, günde ortalama on saat yazacağın, o penceresiz, küçük odaya çekiliyorsun. Canın ne futboldan, ne de ülkende olup bitenlerden söz etmek istemiyor çünkü artık. Bavullarını açmadan daha, defterini ve kalemini çıkarıyor, yazmaya başlıyorsun. Bir saat kadar sonra, seni yemeğe çağıran babanın sesi geliyor. Çocukluğuna aralanan o kapının eşiğindesin.

Öfke ve azimle yazdığın satırlara bakıyorsun… Dolmakalemin bir kartuşu boşalmış. Yetmez… Günde üç kartuş bitirmelisin!.. Az çok bir tatmin hissi var içinde. Odaya geri döndüğünde, yazdığın pek çok satırdan memnun kalmayacağını, karalayıp yeniden yazacağını biliyorsun aslında. Ama şimdilik iyi hissediyorsun.

Baban, mutfak masasının çiğ ışığında, muşamba kaplı tahta masanın üzerine tabak çanağı dizerken soruyor, “Yazın yaşanan büyük deprem esnasındaki Satanist cinayetleriyle ilgili bir şeydi konun, öyle değil mi?”

Konuşmak istemediğin için, “Öyle,” diyorsun kısaca, ama içine sinmiyor, “Genel olarak okültizm ve bu ekolü tarih boyunca takip etmiş derneklerle ilgili bir korku-gerilim romanı,” diyorsun. Bu biraz daha kapsamlı açıklamayla ilgili bir şeyler sorar sanıyorsun, çünkü bir şeyler söyleme hevesi uyanıveriyor içinde. Ama susuyor baban. Yine içerliyorsun. Zaten daha güvenli konular var önünüzde, daha güvenli bekleyişler… Daha umutlu günler… Nihayet birileri babana yok yere kıyana kadar da, git gide büyüyen ve tükenmeyen bir yalnızlıkla arkadaş, öylece oturuyor, yazıyor, düşünüyorsun.