HACER YENİ

Scott Fitzgerald deyince hemen caz çağından, yirmilerin Amerika’sını pek güzel aktardığından bahsedilir ya, biz öyle yapmayalım. Filminden de tanıyıp bildiğimiz unutulmaz karakteri Benjamin Button gibi her şeye tersinden başlayalım.

Kitapta yer alan sekiz öyküden sonuncusu “Kayıp On Yıl” yazarın 1930’larda ele aldığı hastalık, bağımlılık ve tedavi temalarını yansıtıyor. Hepsini birebir yaşıyor Fitzgerald, ağır bedeller ödüyor. Kitabın bu dokunaklı öyküsüne hâkim duygu pişmanlık. Her ne kadar 1936 yılında editörüne otobiyografilerden hoşlanmadığını söylese de yazdıklarında hayatından güçlü izler bulmak mümkün.

Louis Trimble gazetedeki deneyimli bir editör tarafından daha genç bir editöre “aslında çok da iyi bildiği” New York’u dolaştırması için emanet ediliyor. Şehrin görkemine halihazırda vâkıf Trimble sarhoş geçen on yılın ardından daha sıradan bir şeylerin peşinde artık: “Sadece insanların nasıl yürüdüklerini, kıyafetlerinin, ayakkabılarının ve şapkalarının neden yapıldığını görmek istiyorum. Ve gözlerini ve ayaklarını.”  Hayata Benjamin Button kadar yaşlı, Louis Trimble kadar pişman başladığınızı düşünün. Ve bu sahnede henüz bir kadın yok. Bunun için biraz daha beklememiz gerekecek.

“Bir Yazarın Öğleden Sonrasında yazar bir dergiye yazacağı öykü için ilham arıyor ve bunun için evden şöyle bir dolaşmaya çıkıyor. Bir ara aklına ülkemizdeki popüler “edebiyat” dergileri için de biçilmiş kaftan sayılabilecek bir hikâye geliyor: “Birçok insan bunu mükemmel bulacaktı, çünkü melankolikti, içine çekiyordu ve anlaması kolaydı.” Neyse ki Fitzgerald burada bizzat devreye giriyor ve bu otobiyografik unsur bizi ucuz popülizmden koruyor. F. Scott Fitzgerald öykülerinde aforizma aramak da beyhude zaten, oysa zekâ istemediğiniz kadar. Sözcüklerden hayat fışkırıyor. Yaşarken edebî manada değeri bilinmemiş olmasa da gazetelere, dergilere verdiği öykülerinin her birinden binlerce dolar kazanıyor.

Bu arada, okumakta olduğumuz bu öyküyle birlikte kadınlar da giriyor işin içine. Caddede yürüyen kadınları anlatırken dönemin özgür ruhunun temsili flapperlardan bahsediyor âdeta: “Kızlar çoğunlukla güzeldi ve rengarenk giyinmişlerdi; yüzlerinde ne planlar ne de güçlükler vardı; sadece tatlı, kışkırtıcı ve sakin bir somurtkanlık.”

Peki ya bu çağın unutulmaz unsurlarından dans nerede kaldı derken yazarın en sevilen öykülerinden “Babil’e Dönüşün olağanüstü ritmine kaptırıyoruz kendimizi. Charles Wales’le birlikte bin pişman dolaşıyoruz Paris sokaklarında. İhtişamlı yıllar, dans ve eğlencenin bol köpüklü şampanya misali aktığı geceler çoktan mazide kalmış. Karısı Helen’i yıllar önce yitirmiş, küçük kızını geri almak için geri dönmüş bir babayız şimdi. Tıpkı “Kayıp On Yılın Louis’i gibi yaşadıklarının, yaptıkları kadar yapmadıklarının da bedelini ödeyen bir adamlayız. Her şeyi tersten yaşıyoruz ya, ufak umutlar beliriyor ufukta.

Sonrasında “Benjamin Button’ın Tuhaf Hikayesi” alıyor sırayı. Kafka’nın Metamorfoz’undaki dönüşümü andırıyor içinden geçtiklerimiz. Sondan başladığımız kitabı yarıladık sayılır. Hâlâ pişman mıyız? Belki. Kahramanımız Benjamin bugün yazar olduğuna her nasılsa ikna olmuş/edilmiş pek çoklarına ders mahiyetinde. Bir düşünün, yaşlı doğup bebekken öldüğüne, hayatı tersten yaşadığına hepimizi ustalıkla inandırıyor ancak ağzından tek bir aforizma dökülmüyor da dökülmüyor.

Benjamin’in neden böyle olduğuyla ya da nasıl böyle doğduğuyla kimse ilgilenmiyor. Fitzgerald’ın kahramanları da tıpkı onun gibi hayatı kültürel ve sosyal kodlarından okuyor. Ailesi, arkadaşları ölesiye utanıyor Benjamin’den. O da çok çalışıp parayı buluyor ve çılgınca dans ediyor. Caz Çağı’nın bütün görkemini hissediyoruz kahramanımızla birlikte bizler de.

Yazarın en fantastik öyküsü diyebileceğimiz “Ritz Büyüklüğünde Bir Elmasta ergenlik döneminde Montana’da geçirdiği bir yaz tatilinden aldığı ilhamla başbaşayız. John T. Unger okul arkadaşı Percy’nin tek bir devasa elmasın üzerine kurulu şatosuna gidiyor tatili geçirmek için. “Gençliğin saadeti de yetersizliği kadar asla şimdiki zamanda yaşanamayan bir şeydir.” Evet, kitabın ilk öyküsüne yani bizim için sona doğru yaklaşırken Benjamin Button kadar genciz ve zenginliğin ihtişamlı zirvelerinde gezinmenin bedelini ödemekteyiz.

Son üç öykü Caz Çağı kadınlarının. “Bernice Saçlarını Kestiriyor” yirmilerin kadınlarını getiriyor gözümüzün önüne. Amerikan toplumunun içinden geçtiği kültürel ve ekonomik değişimler de beraberinde. Ancak hiçbirinin nedenlerini öğrenemiyoruz. Fitzgerald’ın kadınları rol çalıyor, aklımızı başımızdan alıyor. Bernice kuzeni Marjorie’yi ziyaret ediyor. Marjorie erkeklerin akıllarını nasıl başlarından alacağını çok iyi biliyor. Bernice’e de öğretiyor: “Letafet ve cazibe kendiliğinden gelir. Her sabah bunlara sahip olduğunu bilerek uyanırsan erkekler debunu bilir.” Dersini alan Bernice uygulamada başarıya ulaşınca Marjorie çıldırıyor ve bu hırsı aralarında girdikleri bir iddianın neticesinde Bernice’in saçlarını kestirmesiyle sonuçlanıyor. Ancak, gençlik ve zenginlik gibi hırsın da bedeli var elbette ve Marjorie de bunu en ağır biçimde ödüyor.

Buz Sarayı’nda güneyli kız Sally Carrol’un hikayesini, adeta Zelda Fitzgerald’ı okuyoruz. Sonunu tahmin etmek zor olmuyor. Biz de sonumuza yani ilk öyküye yaklaşıyoruz. Açık Deniz Korsanı’nın ilk dört sözcüğü öyküyü özetliyor: “Bu sıra dışı öykü…” Muhteşem bir göğün altında, masmavi denizin üzerindeyiz artık. Hayatımıza gün doğumları ve gün batımları hükmediyor. O kadar romantik bir hikâye, öyle mutlu bir son ki okuduğumuz hayata yeniden gelsek yine tersten yaşardık, kitaba yine sonundan başlardık diyoruz. Bizler genç bir adamın her zerresi flapper olmak için yaratılmış deli kız Ardita Farnam’ı kendine âşık edebilmek için oynadığı zeki oyunun etkileyemeyeceği kadın yoktur derken cazcı korsanlar şarkılarını söylüyor.

İstiridyeler ve kayalar

Talaşlar ve soketler

Kim yapabilir ki

Çellolardan saatler?

Sonumuz geldi.

Aralarından “Muhteşem Gatsbynin de olduğu birbirinden güzel dört romanın yanı sıra iki yüze yakın öyküsü bulunan F. Scott Fitgerald 44 yaşında öldüğünde hâlâ gençti.

Yaptıklarının bedelini ödemiş, iyileşmiş adamların öyküleri “Kayıp On Yıl” ve “Babil’e Dönüş” onun kendisi için biçtiği gelecekti. Ne yazık ki yazar “dünya kadar” yazsa da kendi sonunu yazması mümkün değildi.