ÖYKÜ AKENGİN

“Hayatın her saniyesinde upuzun bir ağlayan insan kervanı, bir de daha küçük bir gülen insan kervanı var. Ama üçüncü bir kervan daha var, artık ağlamayanların ve gülmeyenlerinki. Üçü arasında en hüzünlü olan da o. Ondan söz etmek istiyorum.”

Georgi Gospodinov’un Metis’ten çıkan Doğal Roman’ı bu sözlerle başlıyor. Bu cümleler ilk anda okuyanda oldukça karamsar bir kitap okuyacağı fikrini oluşturuyor. Trajik bir hikâyeye hazırlanan okur, ilerleyen sayfalarda kâh gülüp eğlenerek, kâh hüzünlenerek ya da hınzırca gülerek yazarın zihnine konuk oluyor. Karamsar, hüzünlü, hayatın sillesini yemiş, sözü edilmeyen “üçüncü kervan”a mensup birilerinden bahsedecek zannediyor. Ama öyle değil. Yani aslında öyle de, tam değil. Tamamıyla parçalı, dağınık, bölük, pörçük ve işte tam da bu yüzden çok başarılı bir romanı anlatırken cümleyi tam kuramamak, ya da yarım yamalak yazmak da bence Gospodinov’un isteyeceği türden bir “başarısızlık”.

Doğal Roman’da hikâye bir boşanmayla başlıyor. İlginç bir tesadüf (!) sonucu adının Georgi Gospodinov olduğunu öğrendiğimiz yazar anlatıcı, karısından boşanıyor. Bu, eski hayatının bitmesi değildir yalnızca, yazar anlatıcının da kişiliğini geride bırakması anlamı taşır. Görünüşe göre çocuk isteyen karısı Ema’yı duymayan anlatıcı, bir gün onun başka birisinden hamile olduğunu söylemesiyle derin bir iç krizle, çok hücreli bir hüzün dünyasının da kapısından adım atmış oluyor. Kahramanımız gerçek dünyadan her gün biraz daha uzaklaşırken biz de onun iç dünyasına doğru yolculuğa çıkıyoruz. Bu yolculuk zorludur ama. Çünkü anlatıcı Gospodinov’un iç dünyası dehlizlerle, sayısız odayla darmadağın bir dünyadır.

Konuşacak ulvi bir şey kalmayınca…

Gerogi Gospodinov, üzerine konuşmadığımız, gündelik hayatın sıradan şeylerini metinlerine niye almış peki? Cevabı romanda var: “Ulvi olan yok olmuşsa, tüm öngörülebilirliği ve daha da kötüsü, yıkıcı tesadüflerinin cılız gizemiyle hayatımızda sadece gündelik olan kalmışsa, romanın düşüncesi bile nasıl mümkün olabilir ki? Gündelik hayatın sıradanlığı -trajik ve ulvi olanın ışığı ancak burada parlar. Gündelik hayatın bayağılığında.”

Sarmal Yapı

Bildiğimiz klasik roman formundan çok uzak bir kitap Doğal Roman. Yazarın bilinçli tercihiyle bu yönde akışı sağlanan hikâye, fragmanlarla, parça parça anlatılarla, araya giren şaşırtıcı ve ilginç hikâyelerle uç uça eklenerek kendini tamamlıyor. İç içe geçen kurmaca katmanları okuru “esas hikâye”den zaman zaman uzaklaştırmış gibi görünse de, esasında tüm bu kopuşların da yeniden hikâyeye dâhil edilişlerin de yazarın parlak zihninin bir eseri olduğunu sonradan anlıyoruz. Bir röportajında “mağlup olma hakkı”ndan bahseden Gospodinov, yanılmanın, eksik kalmanın, kusurlu olmanın o kadar da kötü olmadığını gösteriyor adeta Doğal Roman’la. Zira okuduğumuz şey, sadece bir anlatıcının ‘yıkılışının’ hikâyesi değil, aynı zamanda hiç de dikkat çekici olmayan sıradan konuların, birbirine eklemlenerek nasıl müthiş bir metin ortaya çıkardığını da kanıtlıyor. “Çizgisel yapı”nın dışına taşan yapısıyla Doğal Roman, sinek gözünden esinlenerek oluşturulmuş. Bu sarmal ve çok yönlü yapı, okuyanı hem basit anlatımıyla içine alıyor hem de oluşturduğu dış katmanıyla da dışarıda tutuyor. Sineğin gözünde kendimizi görürüz, ama onun içine giremeyeceğimizi biliriz.

Gospodinov, romanındaki bu çok yönlü ve çizgisel olmayan yöntemin kendisi için öneminden bahsederken, ilk sebebin “yaşamın bizatihi böyle olduğunu” söylüyor, neokuyorum.org’da çevirisi yayınlanan röportajında. Klasik romanın, “aslında yaşamda olmayan bir yapı” sunduğunu düşünen Gospodinov, “Hilesi, cazibesi ve konforu da burada. Hayatı, tasarlanmış; bütünlüğü, yazgısı olan bir şey gibi okumak. Romanların bu yönünü hiçbir zaman sevmedim,” diyor. “Bu yüzden,” diyor Gospodinov, “Doğal Roman’ım doğal olmalıydı. Çapraşık ve delice, bölük pörçük ve duraksız, yahut özellikle hiçbir şeyin olmadığı fasılalarla dolu; hayatta olduğu gibi.”

Doğal Roman, okuma zevki açısından doyurucu bir kitap. Biçimiyle de üzerinde düşünmeye, tartışılmaya değer. Sınırları belli bir esas konu olmadan ya da sırtını sağlam bir “kusurlu kusursuz” karaktere yaslamadan da hikâyelerin parça parça, bölük bölük anlatılabileceğini gösteriyor. Belki de tüm romanların asıl meselesi “kendi hayatımızı anlatmanın imkansızlığı”na dairdir.