YAĞMUR ELİF K.

Edebiyat tarihi bir elma ağacı olsaydı, dallarından birindeki tuhaflık, kaçınılmaz şekilde bir gün dikkatimizi çekerdi: Birbirine yapışık olarak büyümüş üç elma. Kısa ömürlerinde büyük talihsizlikleri paylaşmış üç kız kardeş: Charlotte, Emily ve Anne Brontë. Onlardan birinden söz etmeye başlamışsanız sözünüz dönüp dolaşıp mutlaka diğerlerine gelir.

En büyükleri Charlotte otuz dokuzunda, ortanca Emily otuzunda ve en küçük kardeş Anne yirmi dokuzunda veremden öldü.

Belki de onlara yazar olma ilhamı veren en büyük etken, çocukluklarından itibaren çeşitli vesilelerle yüz yüze geldikleri ölüm duygusudur. Düşünün, ölümden başka ne insanda sonsuza bir iz bırakma arzusunu bu kadar körükleyebilir ki?

Büyüdükleri ev, Yorkshire’ın küçük bir köyü olan Haworth’taydı. Bir yamacın tepesindeki bu köyün son derece kasvetli bir yer olması yetmezmiş gibi, evlerinin üç tarafı mezarlıklarla çevriliydi. Anneleri genç yaşta veremden ölmüştü. Aslında altı kardeş olan Brontëler, iki ablalarını daha çocukken yatılı okulun kötü şartları yüzünden toprağa verdiler. Yanlarına taşınıp kendilerine uzun süre bakıcılık etmiş olan teyzelerini kaybettiler. Tek erkek kardeşleri Branwell de öldüğünde pek yaşlı sayılmazdı.

Brontë kardeşler…

Kardeşler küçükken…

İrlandalı bir rahip olan Patrick Brunty, “Bronte Dükü”[1] diye anılan İngiliz denizci Lord Nelson’dan ilham alarak soyadını değiştirmişti.  Fransızcada kullanılan iki noktalı “e” ise rahibe bir Fransız asilzadesi gibi hissettirmişti galiba. Babalarının, Brontë kardeşlerin çocukluklarına ilk izi bu tuhaflık oldu.

Anneleri 1821’de öldüğünde babaları daha da tuhaflaştı. Ya okumak ya da haftalık vaazlarına çalışmak için kendisini odasına kapatırdı. Bu durumda altı kardeşin üzerine düşen, kendi başlarının çaresine bakmaktı.

Kardeşler oyunlarını bulmuşlardı: mor çiçekli uçsuz bucaksız kırlarda koşmak ve evde olduklarında yazmak. Babalarının tek erkek kardeşleri Branwell’e armağan ettiği kurşun askerlerden esinlenerek bunların serüvenlerini yazdılar önce. Daha sonra, “Angria” ve “Gondal” adındaki hayali ülkelerini kurdular. Charlotte ve Branwell, Afrika’da bulunan ve camdan yapılmış Angria üzerine hikâyeler; Emily ve Anne ise Kuzey Pasifik’te bulunan Gondal Adası’yla ilgili şiirler yazıyordu. Bu, kız kardeşlerin yazarlığa ilk adımı olacaktı. Hatta Emily, ölünceye değin Gondal için şiirler yazmayı sürdürdü.

Okullar…

Brontë kızları, ilkin hep beraber bir yatılı okula verilmişlerdi. En büyükleri olan Maria ve Elizabeth buradaki akıl almaz koşullar nedeniyle hastalanarak öldüler. Bunun üzerine Charlotte, Emily ve Anne eve geri çağrıldı. Charlotte, Emily ile beraber şartları biraz daha iyi olan bir okula gönderildi.

1842’de, Fransızcalarını ilerletmeye karar veren iki kardeş, birlikte Brüksel’e gittiler. Orada sekiz ay kalarak Pensionnat Heger adlı özel okulda Fransızca öğrendiler. Teyzelerinin öldüğü haberi üzerine, tek başına kalan babaları için Haworth’a geri döndüler.

Charlotte diplomasını alır almaz ardından kendi okulunda bir süre ders verdi. Bu öğretmenlik sürecinden sonra iki ayrı evde mürebbiyelik yaptı. Çocuklarla bu şekilde ilgilenmek ona kölelik gibi geliyordu. Bir okulda öğretmenlik yapmayı her zaman buna tercih etti. Biliyordu ki, Fransızca bilmek bu amacını gerçekleştirebilmesi için kaçınılmazdı. Jane Eyre’de bu fikrini açığa vurmuştur. Charlotte Brüksel’den Haworth’a döndükten sonra burada birkaç aydan fazla kalmadı. İngilizce öğretmenliği yapmak üzere Pensionnat Heger’ye geri döndü ve orada bir yıl daha kaldı.

Kardeşler, bir kız okulu açmak istemişlerdi. İyi eğitimli birer öğretmen olmalarına rağmen paraları yeterli olmadığından ve yeterli sayıda öğrenci bulamadıklarından, başarılı olamadılar. Bu başarısızlık onlarda Haworth’a mahkûm oldukları fikrini doğurdu ve onları umutsuzluğa sevk etti.

[1] Bronte, Sicilya’da, Etna Yanardağı’nın bulunduğu yerdir.

 

 

KAYNAKÇA

Urgan, Mina, İngiliz Edebiyatı Tarihi, YKY, İstanbul 2012

Schnakenberg, Robert, Büyük Yazarların Gizli Hayatları, (Çev. Duygu Akın), Domingo Yayınları, İstanbul 2010