AHMET MELİH KARAUĞUZ

“İyi bir hikayesi olan insan neredeyse kraldır.”

Unutmanın Genel Teorisi, sf.178

Duvarın ardında yaşamak konusunda insanlık büyük tecrübelere sahip. Dört duvarın arasında bir evde yaşamakla başlıyor hikâyesi insanın. Sonra şehirleri duvarlarla çeviriyor. Sınırlara duvar örüyor. Berlin’e duvar örüyor. Duvarın bu tarafından olanlarla öte tarafından olanlar hep savaşıyor. Karşı taraf düşman, bu taraf dost. Sınırı duvar belirliyor. Ölümün ve yaşamın kaderini ince bir duvar yapısı çiziyor. Ne oluyorsa dört duvarın içinde oluyor. Orada kalıyor yaşananlar, olup bitenler. Duvar, her yerde ve her zaman hep vardı. Hep var olacak. İnsan, kendini korumak için, dışlamak için bir şeylerden, kaçmak için hep bir duvarın arkasına gizlenecek. Sokakların hikâyesini bizler duvarlardan, duvardaki yazılardan okuyacağız. Duvarların çevrelediği bir dünyaya doğduk ve onun hikâyesini yazacağız ve hayat hep akmaya devam edecek.

Dünya’nın farklı yerlerinde, devletler belirli bir takım ideolojiler yüzünden ülkelerinde duvarlar örüyorlardı. Kimi zaman bu duvarın adı sosyalizm oluyor, kimi zaman faşizm, kimi zaman bir başka şey. Kapitalizm dünyaya duvarsız bir gelecek vadediyordu. Tüm duvarların yıkılmasının insanlığın hayrına olacağını vazediyordu. Savaş duvarların kalması ya da kalkması üzerineydi. Sovyetler, kendi egemenliği altındaki ülkeleri sosyalist bir duvarın içine hapsederken, Amerika merkezli batı bir başka duvar içine hapsediyordu halklarını. Bütün bu savaş, Berlin Duvarı’nda somutluk kazanıyor, herkes kendi dünyasını bir duvarın ötesinde kuruyordu. Duvarın bu tarafında olanlarla öte tarafında olanların bütün düşünce dünyası duvarın baktıkları yüzüne göre şekil alıyordu, almak zorundaydı, buna zorlanıyordu. Kaderleri duvarlara kazınan sloganlarla yazılıyordu insanların.

Dünyada neredeyse her ülke kendi duvarını yıkıp yeni bir duvar inşa etmek için savaşlar verdi. İç savaşlar, büyük yıkımlar, kapitalist ve sosyalist blokun savaşları, özgürlük mücadeleleri, diktatörlüğe karşı koyuşlar, ideolojik kavgalar ve pek çoğu. Angola da bu savaşlardan birini verdi uzun yıllar. On beş yıl süren bir iç savaş. Portekiz’in sömürgesi olmaktan çıkmanın mücadelesi, yıllarca sürdü. Elbette sayısız ölümleri, kayıpları, göçleri içine katarak. Salazar’a karşı süren bu özgürlük mücadelesinin pek çok hikâyesini okuduk. Yıkımların ama aynı zamanda mücadelenin, azmin ama sömürünün birbirine karıştığı pek çok hikâye. Dünyada herhangi bir yerindeki özgürlük mücadelesine benzer hikayeler. Acı, net, keskin, umut dolu ve daha pek çoğu. O hikâyelerden bir de Ludovica Fernandes Mano’nun. Bugün, onun kimi yeri kurgunun kimi yeri gerçeğin elinde yoğrulmuş hikâyesiyle karşı karşıyayız. Duvarlara karşı verilen savaşın içinde, bir duvarın ardından yaşama uğraşının hikayesi.

Ailesinin ölümünden sonra Portekiz’de kız kardeşiyle birlikte yaşamaya başlayan Ludovica’nın zaten sıkıntılarla dolu hayatı, kız kardeşinin Angola’da yaşayan bir adamla evlenmesi ve Angola’ya gitmeye karar vermesiyle iyice karmaşık bir hal aldı.

Zengin bir adamdı Orlando. İlk aylarda devrimin yılmaz savunucuydu. Ludovica’nın kardeşi Odete’nin bütün ısrarlarına rağmen Angola’da kalmaya kararlıydı. Sonra. Sonra işler sarpa sarmaya başladı. Devrim bir anda yıkıcı ve kimseye yaşam hakkı tanımayan bir hal almaya başladı. Her devrim gibi, önüne çıkan ne varsa, darmadağın etmeye başladı ülkeyi. Tam, arkadaşları gibi ülkeden gitmek için hazırlık yaptıkları bir anda ortadan kayboldular. Ludovica köpeğiyle bir başına, bir apartmanın en üst katında kalakaldı. Dış dünyanın taşkınlıkları kapıya kadar geldi. Ölümlerden döndü Ludovica. Kendini dış dünyadan kurtarmak için çözümler aradı. En iyi yol olarak duvar örmek gözüküyordu. Bir duvar ördü. Kendini dışarıdaki hayatın tüm kavgasından, gürültüsünden, sahteliğinden korumak için bir duvar. Sokaklara duvarı yıkmak için çıkanlardan kurtulmak için bir duvar.

Duvarın ardında otuz yıl süren bir hayat. Salazar’ın iktidardan kovulması, ülkenin siyasi durumunun yavaş yavaş değişmesi, siyasi mahkumların tekrar hayata karışması, devletin önemli kademelerine gelmesi. Devrimin alt üst oluşu. Bambaşka hikâyelerin peşinde bambaşka noktalara gelen insanların her birinden bihaber geçen otuz yıl. Ludovica hayatta kalmak için ne bulduysa yaktı. Ne bulduysa yedi. Dış dünyayı içeriye sokmamak için direndi. Dış dünyaysa tüm çatlaklardan içeriye sızmak için. Ludovica hayatta kalmak için nasıl yazdıysa her köşe bucağa, bir hikayesi olsun diye mücadele ettiyse, hayat da onun hikayesini duyurmak için mücadele etti, duvarı aşmak için. Hayat en sonunda galip geldi. Sızdı duvarın her yerinden. Ludovica’yı tüm ürkekliğiyle orta yere atıverdi. Tüm eksik hikâyelerle, tüm farkında olmadan kurulan bağlar, tanınan insanlarla karşılaştırdı. Hikâyeyi tam etti. Duvar yıkıldı. Ludovica’nın içindeki duvarlar da…

Tam da yeni duvarların inşa edildiği günlerden geçerken, kendimizi bir şeylerden korumak için duvarın gerisine gizlerken, güvenli bir yaşam alanı için duvarları kalınlaştırırken okuduğum bir hikâyeydi Ludovica’nın hikayesi. Hayatın bu tarafında her şeyden habersiz yaşarken, hayatın öte tarafındaki akıştan kaçamayışın, dünya siyasetinin, devrimlerin, dönemeçlerin, kanlı savaşların hikâyesi. Ludovica bize kendi öykümüzü anlamak için bir ayna tutuyor. Unutmamamız için. Her ne kadar Unutmanın Genel Teorisi adını verse de duvara kazıdıklarına. Tarih hızla akıyor ayaklarımızın altından ama duvara yazılanlar hep kalıyor.

“Geçecek hepsi yoldaş, kötülük bile dinlenmeye ihtiyaç duyar.”

 

Not: Bu yazı kirlisatirlar sitesinden alınmıştır.