ZEYNEP KILIÇ
Avusturyalı Yazar Robert Seethaler’in 2016 yılında Man Booker International Ödülü finalistleri arasına giren romanı Bütün Bir Ömür kelimenin tam anlamıyla “yalın” bir kitap. Ve ismiyle tezat oluştururcasına kısa bir roman. Fakat 140 sayfalık kitabı okuyup bitirdiğinizde tezatlık olarak görülen şeyin aslında bir “modern dünya aldatmacası” olduğunun farkına varıyorsunuz. Nitekim hayat, günümüz insanının gittikçe karmaşık hale getirdiği şeklinin aksine doğum, mücadele ve ölümü barındıran ve aslında basit gibi görünen derin duyguların toplamından ibaret. Seethaler de bunu küçük yaşta annesini kaybeden Andreas Egger adlı bir çiftçinin hayatı üzerinden anlatmak istemiş. İnsanların hırsına ve öfkesine yetişemeyen zaten böyle bir derdi de olmayan Egger’in “hayatın doğal akışı” olarak karşıladığı mücadelesini konu edinen Seethaler, yaşamı “ölüm” olgusu üzerinden anlatmayı seçenlerden. “Ancak hayattan bahsederek ölümü anlatabilirsin. Elimizde başka bir şey yok. Ölümü yaşayıp dönen kimse yok.” diyen Seethaler ile Timaş Yayınları tarafından Türkçeye kazandırılan Bütün Bir Ömür adlı kitabı üzerine söyleştik.

Bütün Bir Ömür Almanya’dan beş yüz binden fazla okundu, dünyanın birçok ülkesinde de en çok okunanlar listesinde. Sizce insanlar kitabı neden bu kadar sevdi?
Bilmiyorum. Kitaplarımın yarattığı etki üzerine düşünmem. Ben sadece hikâye anlatmak isterim. Bazı insanlar bana Bütün Bir Ömür’ün onlar için bir “teselli kitabı” olduğunu anlattılar. Belki budur. Olabilir mi?

Kitabı okuyup bitirdiğinde şöyle bir duygu oluşuyor insanda: “Hayat aslında çok basit ve karmaşadan uzak, onu karmaşıklaştıran ise modern insan.” Siz de hayatın özünde oldukça basit olduğunu modern insanın onu karmaşık hale getirdiğini düşünüyor musunuz?
Bir şeyin basit olması onun acı verici olmadığı anlamına gelmez. Tam tersi. Doğum çok basit bir olgu. Ölüm de aynı şekilde. En basit duygular en derin olanlardır: Sevgi, nefret, korku ya da öfke. Bununla beraber modern insandan beklenenler hep daha karmaşıklaşıyor. Hayat bunlardan ibaret değil. Ölüm döşeğindeki biri maaş hesabı ya da okul sisteminde yapılacak reformları düşünmez. Sevgiyi düşünür ya da acıyı.

Bütün Bir Ömür’ün ana karakteri Egger bir yerde, “Topallıyorum ama dağlarda düzgün yürüyebilen tek kişi benim diyor.” Egger çok sıradan ve gösterişsiz bir karakter ama aynı zamanda kendisine de çok güveniyor. Güçlü yanlarının farkında. Bu bir çelişki mi yoksa “kendine güvenmek” de hayatın doğal akışının bir parçası mı?
O, sadece topallıyor. Her şey o kadar kötü değil. Kimileri topallıyor, kimileri şaşı bakıyor. Diğer taraftan kimilerinin iki kolu silahla vurulmuş. Fakat hepsi hayatta. Yaralarımız olmadan nasıl olurduk? Kendine güvenmek, kelimenin tam anlamıyla düşünülmeli. “Ben kendime güveniyorum.” Buna zayıflıklarım ve korkularım da giriyor. Egger bunu kavramış. Kendisini ve başkalarını kandırmıyor. Ne ise o. Gelişmek istiyor ama olamayacağı şey olmak istemiyor. Böylesi bir “kendine güven” şimdiki narsist toplumda dillendirilen “kendine güven”den daha ciddi ve dürüst.

Egger genel itibariyle “hayatından memnun” bir karakter. Bu pozisyonu başına feci olaylar geldiğinde de değiştirmiyor. Hayattan çok büyük beklentileri yokmuş gibi görünüyor. Neden böyle bir karakterin hayatını yazmayı seçtiniz?
Egger sadece geçmişe baktığında memnun. Olan olmuş, değiştirilecek bir şey yok artık ve bu da iyi, ona göre. Fakat Egger de hayatı için, aşk için ve kişisel gelişimi için mücadele etmiş. Memnuniyetsizlikle, öfkeyle, kederle, kaybetmekle ve ölümle tanışmış. Tabii bunları kabul edip kendi sınırlı imkânlarıyla baş etmeye çalışmış. Ama tüm gücüyle. Bu karakteri taslak oluştururken belirledim. Büyük kısmı zamanla oluştu. Tıpkı gerçek hayatta olduğu gibi.

Ölüm kitaplarınızda büyük yer tutuyor. Yanlış bilmiyorsam yeni kitabınız mezarlıklarla ilgili olacak. Yani ölüm yine sahnede. Ölüme dair kişisel bakışınız nasıl? Kitapta ölüm hayatın çok doğal bir parçası olarak yer alıyor ve insanlar da ölüme hazırlıklı gibiler. Bunun doğaya yakın olmakla ilgisi olabilir mi? Ölüm karşısında günümüz insanının duruşunu nasıl buluyorsunuz?
Ölüme dair bir fikrim yok. Onu tanımıyorum. Kimse tanımıyor. Sadece ölmeyi biliyoruz. Ondan korkuyoruz. Ölüm sadece yaşam üzerinden tasavvur edilebilir. Bir bakıma yaşamın yokluğu. Olması gereken ne? Ölümle meşgul olmanın tek bir amacı vardır: O bizi tekrar tekrar yaşamın gerisine atar. Bizi çok korkutabilir ya da hayatımızı değerler ve anlamlarla doldurur. Seçim bizim. Kitabım hayatın kitabı. Ancak hayattan bahsederek ölümü anlatabilirsin. Elimizde başka bir şey yok. Ölümü yaşayıp dönen kimse yok. Ölüm korkutucu ama aynı zamanda Tanrı’nın ya da bize onu veren her kimse onun en büyük hediyesi. Tek başına hayatımızı yaşanmaya değer kılıyor.

İyi bir kitap nehir gibidir birçok kaynaktan beslenir

Üniversitede psikoloji okumuşsunuz ve Freud’un Psikanalitik Teorisi’yle yakından ilgilisiniz. Bu durumun karakterleri oluşturmanıza ya da tüm kitap yazma sürecinize bir etkisi olduğunu düşünüyor musunuz?
Psikoloji çoğunlukla cevap veremez. Sadece sorular sorar. Ama bu da tek başına çok değerli zaten. Şüphesiz Freud ile meşgul olmam işimi etkiliyor. Ama diğer bütün meşguliyetlerimden daha fazla değil, mesela oğlumla meşgul olmamdan fazla değil. İyi bir hikâye nehir gibidir, tek bir kaynaktan değil aksine birçok kaynaktan beslenir. Ayrıca karakter oluşturulmaz. Karakter gelişir.

Sahnedeyken “yer yarılsa içine girsem” diyordum

Hem oyunculuk hem yazarlık yapıyorsunuz. Bu iki iş birbirini etkiliyor mu? Yoksa ikisi apayrı şeyler mi?
Çocukken görme bozukluğum vardı ve Viyana’da görme engelliler okuluna gittim. Çocukken kendi küçük dünyamda yaşıyordum. Muhtemelen yazmayı tercih etme sebebim bu oldu. Daha ziyade içselleştirme. Oyunculukta ise daha çok açığa vurmanız gerekiyor. Ya da içselleştirmeleri genişletip onları görünür kılmalısınız. Bu hiçbir zaman benim güçlü noktam olmadı. Ne zaman sahnede rol alsam o kadar utanırdım ki yer yarılsa da içine girsem diye düşünürdüm. Sinema ile sıkıntım yok, kameraların sessiz basireti beni koruyor.

Favori yazarlarınız ve kitaplar hangisi? Sizi etkilediğini düşündüğünüz bir yazar var mı?
Kimsenin beni çok etkilemediğini ümit ediyorum. Cervantes bence çok iyi.

Hiç Türk yazar okudunuz mu?
Sait Faik’i tanıyorum.

Tiyatrocu, oyuncu, yazar!
Yazarlığı kendisi için abes bir meslek olarak görmesinin sebebi aynı zamanda tanınmış bir oyuncu olması değil… Evet Robert Seethaler, Almanya’da çeşitli televizyon dizilerinde, filmlerde ve tiyatroda rol alan tanınmış bir karakter oyuncusu, bu doğru. Yazarlığı kendisi için abes görmesinin sebebi bambaşka ve biraz da naif bir sebebe dayanıyor; işçi sınıfına ait sıradan bir aileye mensup olması. Dolayısıyla verdiği bir başka röportajda, “Biri mesleğimi sorduğunda ve ben de yazar olduğumu söylediğimde kelimeler ağzımdan tuhaf bir şekilde çıkıyor,” demesi ondan. Robert Seethaler, 7 Ağustos 1966 Viyana doğumlu. 19 derece gözlük kullanacak kadar görme kusuru bulunduğundan ilk okulu bir görme engelliler okulunda bitirmiş. Viyana’da oyunculuk okulunda eğitim aldıktan sonra ise Viyana, Berlin, Stuttgart ve Hamburg gibi şehirlerde çok sayıda film, dizi ve oyunda rol almış. Bu şehirler arasında kendini en rahat hissettiği şehir Berlin olacak ki şimdilerde yaşamını Viyana-Berlin hattında geçiriyor. Berlin’de ise Türk mahallesi olarak bilinen ve son yıllarda sanatçıların yoğunlukla yaşamayı seçtiği Kreuzberg’de oturuyor. Akıllarda en çok kalan performansı ise Alman ZDF kanalında uzun yıllardır devam eden Ein Starkes Team dizisindeki Dr. Kneissler rolü ile İtalyan filmi The Youth’taki dağcı rolü. Fakat artık oyunculuğu neredeyse hiç yapmıyor. Bunda sık sık dile getirdiği ve uzun yıllar geçmesine rağmen hâlâ üzerinden atamadığı “rol yaparken mahcup olma” durumunun etkili olması muhtemel. Seethaler’in dünya çapında tanınmasına vesile olan romanı ise 2012 yılında kaleme aldığı Der Trafikant. Seethaler her ne kadar şaşırsa da şimdilerde eserleri birçok dile çevrilen, zaman zaman John Berger’le benzetilen hakiki bir “yazar” o her ne kadar, “Yazar olduğumu söylerken sanki bana ait olmayan, tamamen sıra dışı bir şey söylüyormuşum gibi hissediyorum,” dese de…