OKAY TİRYAKİOĞLU

I

Orhan, dedesinin yattığı mezarlığa uzanan koruluktan korkuyordu, mezarlığın kendisinden değil. Ölümün ne olduğuna dair birtakım fikirler oluşmuştu kafasında. Dedesinin, bir daha hiç dönemeyeceği bir yere gittiğini biliyordu söz gelimi. Sebebini sorduğunda aldığı cevaplar pek hoşuna gitmese de zeki bir çocuk olduğu için, en azından sessiz kalmayı beceriyordu. Ama kendisini çok seven ak sakallı dedeciğinin, onu bir daha hiç göremeyeceğini bildiği halde, o kadar uzaklara gitmesini kabullenmek, nasıl demeli? Epey zordu.

Cenaze boyunca döktüğü gözyaşlarının, terk edildiğini düşündüğünden kaynaklandığını annesi ve on iki yaşındaki ağabeyi Osman bile anlayamadı. Oysa artık sevilmediğini bilmenin verdiği acıyı ifade etmeye çalışmak dahi boşunaydı. Olduğu yerde büzülmüş, manzarasız bir boşluğa bakarak uzun uzun ağlamıştı Orhan.

Peki kendisini daha iyi bir hayata ve insanlara değişen dedesi, onu hatırladığında hiç mi üzülmeyecekti? Hiç mi, geride kalan torunlarının o çok sevdiği yüzlerini, okşadığı saçlarını ve uzun uzun içine çekmekten hoşlandığını sandığı kokularını özlemeyecekti?.. Bu işte nasıl bir yanlışlık olduğunu kavramaya en yaklaştığı anlarda bile, içini saran acı bir kıskançlık hissiyle kıvranıyordu. O halde etrafındaki insanların o kaçamak tavırları, dedesinin isteyerek, kendi arzusuyla gitmediğinin, belki de gitmek zorunda kaldığının bir alameti olabilir miydi? Çünkü terk ettiği yalnızca iki torunu değil, oğlu, gelini ve Orhan’ın pek sevdiği küçük amcasıydı aynı zamanda.

Terk edilmediğini, dedesinin ondan zorla uzaklaştırıldığını ve bunun, kimselerin izah edemeyeceği kadar ulu bir güç tarafından yapıldığını kabullenmek çok da zor değildi aslında. Evet… En iyisi böyle düşünmekti. Dedesi, gitmek zorunda kaldığı için gittiği o yerde çok mutluydu. O halde onun için sevinmesi bile gerekirdi…

Bunu anladığı gün, dedesinin ölümünün üzerinden iki hafta geçmiş, birinci sınıfa başladığı okulu da dört gün önce açılmıştı. Ama yüreğinin, apansız süratle çarpmaya başlamasının sebebi bunların hiçbiri değildi. Zorlu düşüncelerin arasında savrulurken zihni, rüzgârlı koruluğa, hiç de hazır olmadığı bir anda girivermişti ve o gün yalnızdı.

II

Şehrin hemen yakınındaki küçük bir sayfiye yeriydi burası. Sonbahardan, ilkbahara kadar sakinleşen dönemde, bu küçük yerin sakinleri birbirini tanırdı kuşkusuz. Ancak Orhan, üç gündür dönüş yolunda ağabeyiyle birlikte el ele yürürlerken, upuzun servilerle kaplı mezarlığın hemen kıyısındaki kestane koruluğunda, kendilerini izleyen yabancı birini görüyordu.

Okulu, evlerine beş yüz metre mesafedeydi. Yabancı ise, son iki yüz metrede, sağ taraftaki ihtiyar kestane ağaçlarının arasındaki sık çalıların ve sarmaşıkların arasında oturmuş, birini ya da yalnızca onları bekliyor oluyordu. Adam gülümseyerek bakıyordu onlara. Ağabeyi, elini sertçe çekiştirerek oradan uzaklaştırırken, yabancılardan uzak durması gerektiğini hatırlatmıştı.

Okulun ilk günü annesiyle, sonra da ağabeyi Osman’la birlikte sabah ve öğlen yürüdüğü bu kısacık yol, o gün gözüne çok uzun görünüyordu. Sabah, her zamanki saatinde kendisini okula bırakan ağabeyinin kolay unutma gibi bir huyu vardı çünkü. Evde, dedesinin kaybıyla son derece aksileşmiş babasının yanından ayrılamayan annesinin aklı onda olmalıydı, ama ya ağabeyi?..

Osman, ilçenin diğer tarafındaki okulundan dönerken, bir yerlerde yeniyetme arkadaşlarıyla oyuna dalmış, bu yüzden de kardeşini unutmuş olmalıydı. Orhan, onların sigara içtikleri gizli yeri de biliyordu. Birden, bu unutkanlığının intikamı olarak, o meçhul yeri babalarına gammazlamak geçti içinden. Ama bundan hemen vazgeçti. Ağabeyinden korktuğu için değil, eski bitirimlerden olan merhum dedesinin daima tembihlediği üzere, mert insanların ispiyonculuk yapmayacaklarını bildiği için.

İşte ölümün, terk edilmek olmadığını anladığı o ılık öğleden sonra saatlerinde koruluğu yalnız başına geçerken Orhan, etrafını saran ağaçların arasında büyük bir huzursuzluğa kapıldı. Havada çürümüş yaprak ve uzaklarda yakılan anız kokusu vardı. Bir an olduğu yerde durakladı. Birkaç adım sonra, onları hep aynı yerde bekleyen yabancının hizasına gelmiş olacaktı.

Aslında okula geri dönebilirdi. Annesi yarım saat içinde meraklanır, nihayetinde onu aramaya doğrudan okula gelirdi. Ama önündeki diğer seçenek, çok daha heyecanlıydı ve üstelik ağabeyine ve arkadaşlarına defalarca anlatmaya değerdi. Evet, olanca hızıyla koşarak, ki çok hızlı koşabildiğini biliyordu, evlerine kısa sürede varabilirdi Orhan. Hem böylece sonradan zılgıtı yiyecek olan ağabeyinin, ‘korkak ve mızmız’ diye onu iğneleyip durmasına da katlanmak zorunda kalmayacaktı.

Kısa bir tereddüdün ardından öncelikle, her şey yolundaymış gibi sakin adımlarla yürümeye zorladı kendini. Her defasında yoldan görünmemeyi başaran yabancının saklandığı o tanıdık ağaçların hizasına geldiğinde, o tarafa hiç bakmamaya çalıştı. Ama gözünün ucuyla apaçık gördüğü üzere, adam oturmuyordu bu defa. Her zamanki yerinde ve ayaktaydı. Upuzun boyu, kestane ağaçlarının tepeleri gibi eğikti. Eski bir ceket ve pantolonun içinde dalgalanan sıska bedeni, her şeye rağmen çok güçlü görünüyordu. Aralarında en fazla beş metre vardı. Bacaklarının sürati ve gücüne ne kadar güvense de Orhan, yetişkin bir erkeğin onu kısa sürede yakalayabileceğini kestirebiliyordu.

III

Orhan, her nasılsa, adamın bu defa son derece kötücül yüzü ve aç bakışlarına karşı sükunetini korudu. Ama yabancı, ansızın iri bir adım atarak çıktı çalıların arasından. Orhan, aradaki mesafeyi yitirmemek için biraz hızlandı. Adam bir adım daha attığında ise, Orhan uzaklığı koruyabilmek için koşmaya başlaması gerektiğini anlamıştı. Sırtındaki okul çantasının ağırlığından kurtulabilmek için kayışını usulca gevşetti.

Adam, ellerini öne uzatarak atıldığında, o da çantasından bir hamlede kurtulmuştu. Sonra koşmaya başladı Orhan. Koşmuyordu, uçuyordu adeta. Arkasına bakmamaya çalışıyor, sadece daha önce hiç yapamadığı bir süratle birbirinin peşi sıra attığı adımlarına odaklanmaya gayret ediyordu. Ancak yine de birkaç adım sonra, adamın soluğunu ensesinde hissetti.

Ayaklarını birbirine dolaştıran sert bir tekme yedi topuğuna. Daha ne olduğunu anlayamadan, yere kapaklanmış halde buldu kendini. Başını çarptığı için sersemlemiş haldeydi. Mücadele edecek gücü kalmamıştı. Sonra aynı güçlü eller yakaladığı gibi havalandırdı onu. Çok geçmeden, omzuna vurduğu küçük ama kıymetli avını, ağaçların arasındaki kuytuluğa götürmeye başlamıştı adam.

Orhan, dedesinin yattığı mezarlığa doğru baktı bir ara. Sararmaya başlamış yaprakların kıpırdandığı dalların ve onun ötesindeki masmavi gökyüzünün altındaki mezarlık ne de sessizdi. Ve Orhan korkuyla… Saf, katıksız korkuyla çok erken yüzleşti. Ama belki de bu olanları çabucak kabullenebilen gençliğiydi onu diri tutan.

Çünkü başını çevirip de baktığında, adamın, hemen omuzunun dibinde bitmiş dedesini gördü ve korkusu bir anda uçup gitti. Dedesi gülümsüyor, yabancının ceketinin cebinden uzanmakta olan, siyah, çubuğa benzer bir şeyi işaret ediyordu.

Orhan, bunun bir bıçak olduğunu derhal anladı. Dedesinin tebessümüne, derin bir özlemle karşılık vererek uzandı ve kavradı kabzayı. Sonrası unutulmaz bir canlılıkla yaşandı. Dedesi, adamın bacağının iç kısmını gösteriyor, bıçağı savurmasını işaret ediyordu. Orhan, vakit kaybetmedi. Olanca gücüyle salladı bıçağı. Kim bilir ne tür işler için hazırlanmış keskin namlu, tam da dedesinin istediği noktaya saplandı. Adam, onu bıraktığı gibi, gözlerinde inanmaz bir ifadeyle uzaklaşmaya çalıştı. Ancak birkaç adım sonra olduğu yere yıkılıverdi. Orhan, fışkırmakta olan kana ve adamın paniğine içten bir ilgiyle baktı. Üzülmemesini işaret eden dedesine gülümsedi tekrar.

Yabancının gözlerindeki şeytani açlık, yerini, annesini arayan küçük bir çocuğun hasretine bırakmıştı şimdi. Acıdı ona Orhan. Adam, belindeki kemeri çıkarıp, telaşla, kasığına yakın bir noktadan sıkıştırmaya çalışıyordu.

Orhan eve döndüğünde, annesi sıkkın bir tavırla toza toprağa bulanmış üstüne başına, yırtılmış pantolonun altından berelenmiş dizlerine ve ellerine az da olsun bulaşmış kana bakarken, “Kötü mü düştün?” diye bastı çığlığı.

“Biraz,” dedi Orhan.

“Kavga mı ettin yoksa?.. Kaç kere söylüyorum okulda uslu duracaksın diye!.. Ağabeyin nerede?.. Seni almaya gelmedi mi yoksa?”

“Önemli değil Anne. Dedemin ne kadar iyi bir yerde olduğunu ve oradan beni koruyabildiğini gördüm bugün ben.”

Annesi, bu defa daha yumuşak bir sesle, “Gel buraya kuzum,” dedi. “Baban gelmeden temizleyeyim seni. Sonra da biraz uyu yemeğe kadar, yüzün bembeyaz, hayalet görmüş gibisin!”