“Ölmem gerçekten çok gerekli.”

Bir intihar mektubunda böyle bir cümleyle karşılaşsanız bunun sahiden bir intihar olduğuna inanır mıydınız? Hem de bu mektup intihar edeceğine hiç ihtimal vermediğiniz birine ait olsaydı?

Jane Hawk, eşinin intiharıyla karşılaştığında elindeki mektup sahneye gayet uygundu. Fakat eşi intihar edebilecek biri değildi ve bu durum onu hayli şüphelendirmişti. İşin ilginç yanı, ülkede intihar sayısı gün geçtikçe artıyordu ve hayatına son veren insanlar hiç de intihar etmesini bekleyebileceğiniz insanlar değildi. Başarılı, yetenekli, mutlu ve gerçekçi insanlar ardında büyük soru işaretleri bırakarak intihar ediyordu. Bir şeyler dönüyordu ve Jane Hawk her ne pahasına olursa olsun bunun sebebini öğrenecekti. Yas tutmayı ertelemiş; yıkılmayı, en ufak bir zayıflık göstermeyi kendine yasaklamıştı. Ne olursa olsun gerçeği bulacaktı. Çünkü eşi mektupta diyordu ki “Ölmem gerçekten çok gerekli!” Fakat niçin?

Jane, oğlu Travis’le baş başa kalmıştı. Gerçeğin peşinden giderken tehlikeye atacağı tek şey kendi canı olmayacaktı. Bu yüzden her şeyi iyi hesap etmeli, soğuk kanlılığını elden bırakmamalıydı. Bir şekilde oğlu Travis için güvenli bir yer buldu. Döndüğünde oğluna kavuşup kavuşamayacağını bilemeden kendini gerçeğe giden yollara attı. Kapıdan çıkıp gerçeği aramak, Travis’i arkasında bırakmak zaten zordu. Ama işin en zor kısmı tavşan uykusuyla ayakta kalmayı başarmak, sürekli tetikte olmak, en küçük olasılıkları dahi hesaplayabilmekti. Çünkü Jane gerçeği bulmak için suları bulandıracaktı ve arkasından gelenler bundan hiç hoşlanmayacaklardı. Onu bu denklemden çıkarmak için her şeyi yapabilirlerdi. Jane, FBI’dan ve daha ne olduğunu bilmediği onca şeyden kaçarken izinin sürülmesini engellemeliydi. Bu yüzden önce sessiz köşesine çekildi.

Jane, her şeyin kayıt altına alındığı bir zamanda şebekeden çıkmalı, izini kaybettirmeli fakat tüm şebekeyi ava çıkarken kendi lehine kullanabilmeliydi. “Sessiz köşe” tam da bunu başarabilen insanların olduğu yer! Jane sessiz köşedeydi ve kimse ona ulaşamıyordu. Bir taraftan da Jane’in ulaşması gereken insanlar, köşesindeki sessizliği bozabilirlerdi.

New York Times’ın en çok satan yazarlar listesinden düşmeyen Dean Koontz uzun bir aradan sonra kalemi tekrar eline aldı. Jane Hawk serisiyle okuruna yeni bir macera sunan yazar oluşturduğu Jane karakteri için “tüm zamanların en favori karakterim” diyor. Çünkü zorlu, kuralsız, acımasız, soğukkanlı bir kadın olan Jane tüm gücünü eşine ve oğluna duyduğu sevgiden alıyor.

Bir aksiyon-gerilim yazarı olarak kendini kanıtlayan Koontz, diyaloglar konusunda da hayli başarılı; okuyucusunu metne yabancılaştırmadan, kahramanlarına sadece gerekli soruları sordurarak hem maceranın ritmini tutuyor hem de bizi adım adım bir yere götürüyor.

Yazarın mizahi tarafını görmemize fırsat veren Jane, hikâyenin iyi kahramanı olduğu için okuyucu tarafından zaten seviliyor. Bir de esprili benzetmeleri sayesinde aldığı tüm aksiyonlarda okuyucusuna gözünü kırpmadan Jane’in peşinden gidebilme cesareti veriyor. Fakat bu, sizi karşınızda duygusuz bir karakter olduğu yanılgısına düşürsün istemem. Çünkü yazar Jane’in fotoğrafını çektiğinde karşımıza şöyle bir manzara çıkıyor:

Bir jiletin kenarı kadar keskin bir hasret duygusu bedenini sardı. İlk başta Nick’i özlediğini sandı. Ama her gün özlemesine rağmen, asla gerçek olamayacak bir şeyi bu kadar yoğun hissedecek türden biri değildi. Travis’i de her gün özlüyordu ama bu hasret biricik oğlundan da kaynaklanmıyordu. Jane ev hasreti çekiyordu; kalbinin huzurla attığı, ait olduğu bir yer özlemi çekiyordu. Ancak Nick’in ölümden dönmesini istemek kadar gereksizdi bu da. Çünkü Jane’in artık ne bir evi vardı ne de beklentisi.

Jane bu yola girmeden önce verdiği kararın nereye varacağını biliyordu. Ardında bıraktığı huzurun farkındaydı fakat kalmış olsaydı Nick’in ölmek için hangi sebebe sarıldığını öğrenemeyecekti. Kafasındaki huzursuzluğu susturmak zorundaydı.