ZEYNEP KILIÇ

Hayatı inceliklerle geçmiş bir adamın, vefatı da inceliklerle dolu olabilir miydi? “Bu dünyada yapacaklarının bittiği” hakikatini karşılayışı, eşini dostunu bu gerçeğe hazırlama gayreti, hatta vedası bile… Olabilir miydi hakikaten? Öldükten sonra bile incelik yapmaya devam edebilir miydi bir insan? Kim bilir… Hayatta iz bırakan insanların bir tür kaderiydi bu aslında. Bıraktığı iz kolay kolay silinmezdi. İyi ki de silinmezdi… Ah bir de hasretlik olmasa…

“İnsanlar uykudadır, ölünce uyandırılır”

Bir kitapta rastlamıştım bu hadis’e. Dinî içerikli ya da İslamî referanslı bir “kaynak eser” değildi kitap. Modern bir romandı. Orada da “bir kitapta rastlamıştım” sözüyle anılıyordu, ne garip… Yakını ölen birine “böyle bir söz varmış, belki teselli olur” diyerek aktardığını söylüyordu anlatıcı. “Galiba insanı, ölümün o sert hakikati karşısında bundan daha rahatlatıcı bir söz olamaz,” diye düşünmüştüm o an. Keşke her dile çevrilip, dünyadaki her mezarlığa büyük harflerle yazılsa da dünyadaki bütün gariplerin, mahzunların kederini hafifletse diye düşünmüştüm sonra…

İhsan Sönmez de geçen haziran ayının son günlerinde, bir bayram gününde “uyandırıldı”. Bayram günü ayrıntısı mühim. Yazının girişinde sıraladığım sorular zihnimde bundan sonra canlanmaya başladı çünkü. Uzun yıllar Timaş’ta editör olarak çalışan ve yayın yönetmenliği yapan İhsan Sönmez’i çalışma arkadaşlarından dinlemek üzere yayınevinin yolunu tutuyorum. İlk olarak Timaş Yayınları Danışmanı Sevengül Sönmez ile İhsan Sönmez’i konuşuyoruz. Yani Sevengül Hoca ile… İhsan için hep “Sevengül Hoca” çünkü o. Aynı soyadını paylaşmaları sadece bir tesadüf. Ama tatlı bir tesadüf diye düşünüyor olmalı Sevengül Hanım… Tam bu ayrıntıdan bahsederken, konuşma boyunca hep dolu dolu olan gözlerine uğrayan o ışıltıdan anlıyorum… Çok şey anlatıyor, Sevengül Hoca. “Anlatılan çok şey” gelip hep o noktaya dayanıyor ama. İhsan’ın nasıl da incelikli bir adam oluşuna… Vedası bile incelikli olabilir mi diye sormuştuk ya hani. Sevengül Hanım öyle olduğunu hissediyor ve o kadar içten anlatıyor ki, o his bana da uğruyor: “Ramazan, İhsan için çok özeldi. Ramazan’a kavuşmak çok anlamlı ve çok önemli gelirdi İhsan’a. Bu sene Ramazan’ı hastanede karşıladı. Ben hep bu hikâyede o Ramazan boyunca ibadet ettiğini düşündüm İhsan’ın. Ve bayramın birinci ve ikinci günü değil, çok düşünceli ve kibar bir adam olduğu için üçüncü günü öldü diye düşünüyorum. Benim zihnimde böyle bir İhsan var. Gidişini bile insanlara zor kılmayan bir adam var.”

İhsan Sönmez… Çoğumuz, onu Timaş Yayınları’nın genç ve başarılı yayın yönetmeni olarak biliyoruz. 36 yaşında, gerçekten de insanın burnunun direğini sızlatacak bir yaşta bu dünyadan göçen bir adam artık aynı zamanda. Kul aklımızla “vakitsiz ölümler” diye adlandırdığımız bir gerçeğimiz var, burnumuzun direğinin sızlaması ondan. Şair “yolun yarısı” dediğinden beri bu böyle… İhsan da dolunaya benzetirmiş insanın otuzlu yaşlarını, ne tuhaf. Beraber çalıştığı Tuğçe Hanım anlatıyor: “İhsan Bey, otuzlu yaşları insan ömründe önemli bir dönem diye anlatırdı. Tıpkı dolunay gibi. Nasıl ki dolunay ayın tam ortasında görülür, insan da otuzlu yaşlarda ‘en dolu olduğu’ anlarını yaşıyordur. ‘İnsan otuzlarında ya tam dindar olur ya tam insan olur’ gibi bir şey anlatmıştı. İnsan ömrünün en ortası…” İnsanın yaşamının en dolu dolu olduğunu düşündüğü bir zaman diliminde bu dünyadan ayrılmak zorunda kalmasının hüznü, odadaki herkesin içine “bir vicdan azabı” gibi çörekleniyor.

İhsan Sönmez, 1981 Adana doğumlu. Liseyi Adana’da okuduktan sonra Bilkent Üniversitesi’nde okumak üzere Ankara’ya gidiyor. Burslu kazandığı üniversitede İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi’ni başarıyla bitiriyor. Bilkent’te burslu okumanın karizması bir başka o yıllarda. Hayatının geri kalan kısmında da peşinden gelecek türden bir karizma bu. Okuduğu bölüm bir yana, edebiyat sevgisi peşini bırakmamış olacak ki, 2003’te lisansı bitirir bitirmez Ankara Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Klasik Türk Edebiyatı bölümünde yüksek lisansa başlıyor. CV’sinde bu bölümün yanında parantez içinde drop yazıyor. Büyük ihtimalle bitirmeden bırakıyor yüksek lisansı. 2005 yılına geldiğindeyse hayatının bundan sonrasına yön verecek bir iş görüşmesi yapıyor. Timaş Yayınları Yönetim Kurulu Başkanı Osman Okçu anlatsın: “İhsan’ı tanımam yaklaşık 11 yıl öncesine dayanıyor. O dönem yayıncılık sektöründe nitelikli, dil bilen insan sayısı çok fazla değil. Çünkü dil bilenler daha iyi ücretlere başka sektörlerde çalışmayı tercih ediyordu. İhsan, Bilkent mezunu, yabancı dili var. Geldiği gün bir takım elbise giymiş gayet havalı, genç, dinamik… Yayıncılıktan konuştuk. Benzer görüşmeleri birçok kez yaptığım için ben şöyle düşündüm; biraz sonra konuşacağımız meseleleri duyunca bu da çekip gidecek. Fakat ben konuştukça bir baktım ki o benden daha fazla konuşuyor. Hayallerini, kitapları, yazarları anlatıyor. Sonra ücret konusuna hiç girmeden ‘tamam ne zaman geleyim’ diye sordu. Ben de‚ ‘bir şey sormadın’ dedim. ‘Ben bir çalışayım görün. Ben zaten bekarım önemli olan işi öğrenmem. İzin verin burada çalışayım’ dedi. İşe başlangıcı böyle oldu. Çok atak biriydi.”

Beyaz takım elbiseli İhsan

Osman Bey, İhsan Sönmez’i ilk olarak Anadolu’ya yollamak istiyor. “İnsanlar nasıl kitap okuyor, kitapçılar nasıl kitap satıyor, insanların okuma alışkanlıkları nasıl” sorularının cevabını öğrenmek üzere… O zamanlar yayınevinin satış müdürü olan Mehmet Bey’in yanında Güneydoğu Anadolu’yu dolaşmaya başlıyor Sönmez. O zamana dair bir anıyı daha sonradan İhsan’ın yakın arkadaşı olacak olan Mehmet Bedir’den aktarıyor Osman Okçu: “İhsan Anadolu’yu da yine o beyaz takım elbisesiyle dolaşıyormuş. Bir gün Mehmet Bey beni aradı. İhsan’a ‘bu takım elbiseyle Anadolu’yu dolaşamayız, göze batar, çıkar şu takım elbiseyi’ demiş. Bana da acaba ayıp oldu mu diye soruyor. O ne söyledi diye sordum. ‘Tamam nasıl istiyorsan öyle yapalım Mehmet Abi’ demiş. Bir daha İhsan’ı beyaz takım elbiseyle hiç görmedik. Daha spor giyinmeye başladı.” Beyaz takım elbise, hastalığına kadar neredeyse hiç bitmeyen o coşkulu hâlinden, işine olan sevgisi ve bağlılığından olsa gerek. İş arkadaşlarının birebir aynı kelimelerle onun bu özelliğine vurgu yapmasından öyle tahmin ediyoruz. Mehmet Bey’in isteğini hiç diretmeden yerine getirmesiyse yine herkesin üzerinde durduğu “eleştirileri dinleme, dikkate alma özelliğinden” kaynaklanıyor olmalı.

Mehmet Abi

Adı geçen Mehmet Bey, sonraları İhsan Sönmez’in hayatında önemli yere sahip olacak bir kişi. Birlikte çıktıkları Anadolu turunda ileride çok yakın aralıklarla ortak bir kaderi yaşayacaklarından habersiz, “insanlar nasıl daha fazla okur, neleri okumayı sever, ne yaparsak daha fazla kitap satılır?” sorularının peşine düşmüş iki yol arkadaşı. Yol arkadaşlıkları bir yerde kesintiye uğruyor. Kelimenin tam anlamıyla “kesintiye uğruyor” hem de. Nitekim 2015’te yine genç sayılabilecek bir yaşta Mehmet Bedir hayatını kaybediyor. Timaş’taki herkes bu ölümden çok etkileniyor hâliyle. Fakat İhsan, herkesten daha mı fazla üzülüyor bilinmez ama çok daha derinden etkilendiği kesin. Timaş’ın editörlerinden İhsan Sönmez’in yakın çalışma arkadaşı Seval Akbıyık anlatsın: “2015’in başında Mehmet Bey’i kaybettik. Vefatından herkes etkilendi ama asıl dikkat çekici şey şu oldu. Mehmet Bey için okunan duanın ardından hepimize onun fotoğrafının olduğu bir sticker dağıtıldı. Ve hepimiz onu bir şekilde kaybettik. Tek kaybetmeyen kişi İhsan’dı. Bilgisayarının köşesine yapıştırmıştı ve sanırım hâlâ orada.” 2015’in başında kesintiye uğrayan yolculuk 2016’nın ortalarında kaldığı yerden devam edecekti artık…

“O zaman derviş olmuştur İhsan”

İhsan Sönmez’le ölüme dair konuşup konuşmadıklarını sorduğum herkes bu hikâyeyi anlatıyor. Ve zaten İhsan’ın konuşmaktan ziyade hâl diliyle yaşayan biri olduğunu da… Ölüme ve kendi ölümüne dair söylediği bir şeyi çok hatırlamıyor kimse. Son attığı tweet’ten bahsediyor Seval Hanım: “Allah’a güven. Allah çok büyük. O senin kocaman sandığın minicik sorununu çözecek kadar büyük. Merak etme.” İhsan’ın çok inançlı bir insan olduğu onu tanıyan herkesin ortak fikri. Bu yüzden de Seval Hanım’a göre ölümü çok korkulacak bir şey olarak görmediği kuvvetle muhtemel. Fakat hastalığı sürecinde iyileşmeye dair umudunu hiç kaybetmeyen bir adam aynı zamanda. Seval Hanım da İhsan’ın çok iyi bir yere gittiği fikriyle avutuyor kendini belli. Onu bu kısa ama zorlu hastalık sürecinde en çok düşündüren şeyse hastalık nüksedip kötü bir hâl almaya başladığında ve artık konuşamamaya başladığında İhsan’ın nasıl hissettiği konusu. Çünkü ona göre İhsan’ın sağlıklıyken inanılmaz hızlı çalışan bir zihni vardı. Hatta ameliyattan sonra İhsan’ın zihinsel olarak yavaşladığından bahsettiğini fakat bunun dışarıdan kesinlikle fark edilmediğini belki de normal bir seviyeye geldiğini anlatıyor. Böylesine hızlı bir zihne sahip bir adamın hastalık ilerlediğinde ve konuşamamaya başladığında bununla nasıl baş ettiği konusu Seval Hanım’ı çok düşündürüyor: “Zaten parlak zekâsı olan biriydi. Beyninin bazı fonksiyonlarını yitirdiğini fark ediyor, geriye doğru gittiği konusunda bir fikri var ama tepki veremiyor. O günler nasıl geçti acaba? O zaman derviş olmuştur İhsan.”

Hastalık sürecine yakın tanıklık eden çalışma arkadaşları “İhsan çok tevekkül etti,” diyor. Herkesin ağız birliği etmişçesine bahsettiği bir diğer özelliği daha var İhsan Sönmez’in. Önce Osman Okçu ardından Seval Hanım neredeyse aynı kelimeleri kullanarak anlatıyorlar. Osman Okçu, aktarıyor: “İhsan’ın en belirgin özelliği insanlar hakkında olumsuz bir şey konuşmamasıydı. Yani Türkçesi, gıybet etmezdi. Hatta birisiyle ilgili ben dert yandığımda bile lafı değiştirirdi. Bunu ‘birbirimiz hakkında konuşmayalım’ şeklinde vaaz verir gibi yapmazdı. Hâl diliyle yapardı.” Bu özelliğinin de çok büyük etkisiyle olacak, piyasada da İhsan’ın çok sevilen ve sözüne güvenilen bir adam olduğunu anlatıyor Osman Bey.

Mesleğine heyecanı hiç bitmedi

İş, İhsan Sönmez’in hayatında önemli bir yer dolduruyordu. Mesleğini inanılmaz bir sevgi ve herkesi şaşırtan bir coşkuyla yapıyordu. Heyecanı en büyük motivasyonuydu. Osman Okçu’nun ifadeleriyle yeniliklere çok açık, Batı’daki yayıncılığı yakından takip eden, işini en iyi şekilde yapmaya çalışan bir profesyoneldi. Yine Okçu’nun anlatımıyla yurtdışından kitap telif alımında titizdi. Toplumun değerlerine ters gelebilecek noktalara çok dikkat eder, Timaş’ın hassasiyetlerini yakından gözetirdi. Birçok kitabın yabancı dillerde yayınlanması noktasında da büyük katkıları olmuş. Her yıl başta Frankfurt Kitap Fuarı olmak üzere yurtdışı fuarlara katılıyor ve oralarda mutlaka Timaş’a katkı sağlayacak bilgiler ve görüşmelerle dönüyordu. İhsan Sönmez uzun süre pazarlama departmanında çalıştı. Çok kısa bir süreliğine Ankara’da görevlendirildiği sırada İstanbul’daki ofiste çalışmaya başlayan Şeyma Hanım’la daha sonra hayatlarını birleştirdiler. Bu evlilikten Şerif isminde bir oğulları oldu. Hastalığı tekrar nüksetmeden önce Sevengül Sönmez’e şunu söyleyecekti İhsan Sönmez: “Bu hastalığın en iyi tarafı, oğlumla çok vakit geçirdim bu sayede.”

İhsan Sönmez baş ağrısı ve denge şikayetiyle doktora gittiğinde beyninde bir tümör olduğunu öğreniyor. O hafta tetkiklerle geçiyor ve tümörün agresif bir yapısı olduğunu öğreniyor olmalı. Etrafındakilere çok belli etmemeye çalışsa da apar topar ameliyat olmasından herkes durumun ciddiyetini anlamaya başlıyor. Ameliyattan sonra herkesin ümitlendiği kısa bir dönem var zira operasyon çok iyi geçiyor bir hafta sonra da taburcu oluyor. İşte oğluyla çok vakit geçirdiğini söylediği dönem bu olmalı. Kısa bir süre sonraysa hastalık nüksediyor ve tekrar hastaneye yatıyor. Sonrası herkes için hasretle, merakla, hüzünle geçen bir Ramazan ayı…

Yönetici değil arkadaşımızdı

İhsan Sönmez vefatına kadar yayınevinin genel yayın yönetmeni olarak görev yaptı. Yayın yönetmeni demek işyerinde söz sahibi olan iki üç kişiden biri demek. Dolayısıyla aslında son tahlilde bir yönetici. Ben ezbere kalıplarla “İhsan Bey nasıl bir yöneticiydi” diye soruyorum. Editörlerden Tuğçe İnceoğlu hiç düşünmeden cevap veriyor: “İhsan Bey yönetici değildi arkadaşımızdı. Hiçbir zaman bir amir gibi üstten bakmadı. Yapılması gereken ama yapmak istemediğimiz işleri bile, öyle güzel hallediyordu ki onu seve seve yapıyordun. Bu kadar senedir öfkelendiğini, çok kızdığını iki kere filan görmüşümdür.”

Bir diğer editör Ayşe Tuba Ayman yönetici İhsan Sönmez’in işleri ustalıkla çözen görünmez bir süzgecinden bahsediyor: “İhsan’ın bir filtresi vardı ve iş olsun, öfkelendiği bir şey olsun, kaçırdığımız bir kitap olsun, her şeyi kendi filtresinden geçirirdi önce. Dolayısıyla biz onun gözünden gördük birçok şeyi. Bu yüzden onunla çalışmak çok ayrı bir şeydi. Ortama negatif enerji yayılmasına müsaade etmezdi.”

Yemekten çok zevk alırdı

Bir başka çalışma arkadaşı olan Neval Akbıyık hayatta yaptığı her şeyi zevkle yaptığından bahsediyor İhsan’ın. Tam bu sırada herkes yemeğe düşkünlüğünü anlatıyor anılar eşliğinde. Osman Bey’e göreyse spor dışında her şeyden anlayan bir adam zaten. Neval Hanım anlatmaya devam ediyor. Yeme zevkinden, esprilerinden, insan ilişkilerinde “hanım” ve “bey” ifadelerini bile bir ölçüde uzaklaştırıcı bulduğu için, pek çok kişiyle “abla”, “abi” yakınlığıyla ilişki kurduğundan, babalığından, eşini çok sevdiğinin her hâlinden anlaşılıyor olmasından bahsediyor sonra. Biri hakkında olumsuz konuştuğunu hiç duymadıklarından bahsederken annesinden duydukları bir anıyı hatırlatıyorlar birbirlerine: “İhsan, epey sıkıntı yaşadığı biri hakkında annesiyle dertleşmiş. O kişi hakkında kullandığı ifadeyse sadece ‘ısınamadım.’ Yani aslında o kadar naif bir durum yok ortada, ama İhsan’ın kullanabileceği en ağır ifade bu.”

İhsan Sönmez artık Sevengül Hoca’nın odasına heyecanla gidip, aşırı coşkulu hâliyle yeni bir projeden bahsetmiyor. Seval sabahları sık sık yolda karşılaşıp işe beraber yürüdüklerini anlatırken hüzünleniyor, işle ilgili kararlar alırken bazen İhsan’ın yokluğunu çok hissettiğini anlatıyor. Osman Bey, “bundan sonra onun kadar idealist bir yayıncı bulabilir miyim” sorusunun cevabını düşünüyor belki. Ayşe Tuba ve Tuğçe, işin içinden çıkamadıkları durumlarda en büyük kurtarıcılarının artık olmayışına nasıl alışacaklarını düşünüyor.

Fakat umudun olduğu yerde mucizeler çiçek açarmış. Tıpkı Tuğçe Hanım’ın anlattığı gibi: “İhsan Bey, sanki hâlâ bana bir şekilde bir yerden yardım ediyor. Bir kitap almıştık. Çok iyi bir kitap. Kitaba Türkçe bir isim bulmamız lazım, aynen çevirsek olmuyor, bulduğumuz hiçbir isim içime sinmiyor. Çok uzun süre zihnimde taşıdım, Seval ablalara danıştım. Meğer İhsan Bey o kitap için çok önceden bütçe gibi bir şey çalışmış ve orda ona isim bulmuş ve yazmış. İnanamazsınız o isim cuk diye oturuyor. İçerikle çok uyuyordu. Kitabın ismi başka bir şey olmazmış gibi. Bence hepimize bir yerden yardım ediyor.”

“’Ne ise o’ diyordu”

Osman Okçu

Hastalık sürecinde şunu öğrendik. İhsan’a çok küçük yaşlardan beri oturuşu kalkışı davranışı sebebiyle “derviş İhsan” diye seslenirmiş ailesi. Hastalığı sürecinde bu hâli çok gördük. Çok tevekkül etti. Hiçbir zaman hastalığa isyan eden, “neden” diye soran biri olmadı. “Ne ise o” diyordu. Her zaman umudu vardı. Kemoterapi sürecinde “çok şeyler yapmak istiyorum, inşallah iyileşirsem yapacağım” diyordu. “Önemli olan geride ne bıraktığındır” meselesini İhsan iyi bilen biriydi. 36 yıllık ömrüne birçok güzelliği sığdırmayı başardı.

“Onu tanıyan herkeste çok iyi izler bıraktı”

Seval Akbıyık

İhsan çok iyi bir insandı ama iyilik vazeden bir dille yapmazdı bunu. Çok kibardı, düşünceliydi. Çok konuşkandı ama kimsenin hakkında konuşmazdı. Hiç bitmeyen bir enerjiyle yaşadığını düşünürdüm. Dünya hâli, hepimiz zaman zaman çalışırken zorlanıyoruz. İhsan’ın da zor zamanları olurdu ama ertesi sabah yine o bitmeyen heyecanıyla hayata devam edebiliyordu. “İçten yanmalı” derdik ona. Benim hem iş hem yol arkadaşımdı. Onu tanıyan herkeste çok iyi izler bıraktığını görüyorum. Düşünüyorum bize de böyle anılmak kısmet olur mu diye? Yokluğunu çok hissediyorum ama şu anda çok güzel bir yerde olduğuna inanıyorum.