JANE GAYDUK / LA Review of Books

Adı “Mutlu Çiçek” anlamına gelse de Jung Yun, kaleminde karanlığı ve şiddeti dile getiriyor. Yazarın ilk romanı Yuva, birinci kuşak Kore göçmenlerinden Kyung adında, geçmişinden kopamayan bir adamın etrafında şekilleniyor.

Ailesinden gördüğü fiziksel ve duygusal anlamda kötü muamelenin, hayatının geri kalanı boyunca onunla birlikte yaşayacağı korkusuyla kendi kabuğuna sığınan Kyung, eşiyle çocuğunu bile bu kabuğun dışında tutar. Ne var ki Kyung’un kabuğu, ailesi talihsiz bir saldırının kurbanı olduğunda bir anda yıkılır. Bunun üzerine çevresindeki herkesle –anne ve babasıyla, kayınpederi ve eşinin ailesiyle, kilise cemaatiyle ve hatta küçük oğluyla- sonunda en hassas yönünü ortaya çıkarıncaya dek yüzleşmek zorunda kalır. Bu kurgusuyla Yuva,  gerilimle, açığa çıkarılmayı bekleyen sırlarla ve üstü örtülmüş yalanlarla dolu çarpıcı bir ilk roman.

Kore’den Amerika’ya yaptığı göç ve sonrasında kendi yaşadıklarından yola çıkan, bunun yanı sıra Cheshire’daki ev saldırısı olayından etkilenen Yun, devlet memuru olarak sürdürdüğü kariyerine son verip yazarlık tutkusunun peşinden koşmuş ve on iki yıllık bir aradan sonra Yuva için attığı temelleri yeniden harekete geçirmiş. Yazar, bugün MFA programına geri dönmüştür ve Massachusetts Amherst Üniversitesi’nde yaratıcı yazarlığa giriş dersleri vermektedir.

Sizi ilk romanınıza götüren bu yolculuktan biraz söz eder misiniz?

Ben Güney Kore’de doğdum, sonrasında hayatımın on dört yıldan fazlasını geçirdiğim Kuzey Dakota’da büyüdüm. Üniversiteye gitme vakti geldiğinde Kuzey Dakota’ya uçtum ve o zamandan beri Doğu Sahili’nde yaşıyorum. O zamanlar “Amerikan Rüyası”, benim için ciddi bir motivasyon kaynağıydı –kariyer olsun, eğitim olsun… Philadelphia ve New York’ta yaklaşık on yıl geçirdim, ardından hayatım boyunca yapmak için eğitildiğim şeyleri gerçekten istemediğime karar verdim.

Okumayı her zaman sevmişimdir ve yazmaya da hevesliydim. Ancak hiçbir zaman yazmak için masa başına oturup uzun vakitler ayırmadım. Bu şekilde otuzuma geldiğimde MFA eğitimimi almak için geri döndüm ve hâlen yaşadığım Amherst’te bulunan Massachusetts Üniversitesi’nde buldum kendimi. 2004 yılında ilk birkaç cümleyle kitaba başladım, sonra 2007’ye kadar kalemi bir kenara koydum. Ara sıra kısaca yazdıklarımın üzerinden geçiyor, sonra yine bırakıyordum. 2010’a kadar üç buçuk yıl bu şekilde geçti, ama kuluçka dönemi oldukça uzun sürdü.

Romana MFA programında mı başladınız?

Aslında değil, 2004 yılında romana başladığımda MFA programının yaklaşık üçte ikisini tamamlamıştım. Ama o sıralar bunun gerçekten bir roman olacağını düşünmüyordum. Sadece yazarların yaptığı gibi, yalnızca aklıma gelen birkaç düşünceyi not alıyordum; ancak bunun sonradan nelere dönüşeceği hakkında fikrim yoktu. Galiba bunu MFA programı süresince düşündüm, ama mezun olana kadar gerçekten bir roman olduğuna tam olarak ikna olmamıştım.

Romandaki önemli konulardan biri hem iyi hem kötü yönleriyle anne babalık yapmak ve bunun etrafında ortaya çıkan endişeler. Peki, siz de bir anne misiniz?

Hayır değilim. Üniversitelerle ve gerçekten iyi eğitim görmüş insanlarla çevrili bir yerde yaşıyorum. Burada arkadaşlarımın anne baba olmaya başlamasını görmek ilginç geliyor: Kim bilir kaç kitap okuyorlar, birbirleriyle kaç makale değiş tokuş ediyorlar, eşler olarak bir araya geldiklerinde neler konuşuyorlar –tabii diğer ailelerle de öyle… Şunu okudun mu? Bunu gördün mü?

Bu, benim için gerçek bir araştırmadan ziyade bir gözlemdi. Ailelerin ne kadar seçeneği olduğunu düşünüyordum ve bu durumun ne kadar zorlayıcı olduğunu. Ne zaman doğruyu, ne zaman yanlış olanı yapıyorsun? Doğru olan nedir? Yani ebeveyn olmak bir açıdan bunu ilk defa deneyimleyen ve ne yapmaları gerektiğine karar vermeye çalışan ailelerle çevrelenmekti. Yaşadıkları şeyleri gözlemledim ve dedim ki “İnanılmaz! Önünüzde baş döndüren ve sonrasını gerçekten etkileyecek olan ne çok seçenek var!”

Romanı sınırlandırılmış bir hâkim bakış açısıyla yazmış olmanız da çok ilginç, çünkü okuyucu kimi zaman kendini ana kahraman olan Kyung kadar olaylar ve onun, diğer kahramanlarla olan ilişkisi karşısında ipucundan yoksun hissediyor. Bu anlatım biçimini nasıl geliştirdiniz?

Biliyor musunuz, aslında en başından beri doğru olan buymuş gibi geldi bana.  “İpucundan yoksun”, bu tabiri beğendim. Yazım sürecinde Kyung’la çok yoğun bir duygusal bağ içindeydim. Kyung, duygulardan son derece korkan biri, çünkü çocukken duyguların ne kadar kolay şekilde kontrolden çıkabileceğini görmüş. Dolayısıyla da duygularındaki çeşitliliği mümkün olduğunca dar bir alanda yaşamaya çalışıyor –hayatın iyi yönünde tutuyor kendini, ama kötü tarafta kaldığı da oluyor. Bu, onu muhtemel tehlikesi olan duyguları hissetmekten koruyor. Kendini bu dar şeridin ortasında tutuyor.

Etrafında yaşanan çok şey var ve Kyung, bunları görmeye açık değil; görmek istemiyor, ailesiyle bağ kurmak istemiyor. Başlangıçta onun istediği şey, açık bir şekilde mümkün olduğunca az şey bilmek. Bu anlamda sınırlandırılmış bir hâkim bakış açısı, bana baştan beri doğru geldi. Çünkü ortalama yaşantısını sürdürmeye çalışan bir adam söz konusu ve bu, onu zarar görmekten koruyor. Yani sarkaçta sıra dışı bir sallanma olmuyor. Kyung sadece her şeyin ortasında olmak istiyor, yaşananlardan fazla etkilenmeyeceği bir yerde. Bu, ilginç bir karakter; babası dolayısıyla şiddetin çeşitli yüzlerini görmüş ve onun gibi olmak istemiyor. Yine de başka nasıl biri olabileceğini de bilemiyor.

Bu noktada da Kyung’un karısı Gillian, ailesinin davranışlarını yorumlayarak ortadaki dengeyi korumaya çalışan bir karakter olarak karşımıza çıkıyor.

Kyung, Gillian’a doğal olarak bağlanıyor, çünkü Gillian gerçekten iyi biri –deniyor ve etrafındakilere olumlu düşüncelerle yaklaşıyor. Hiçbir koşulda insanlara hüsnüzan duymayan Kyung’a ilginç bir kılıf oluşturuyor. Sonuçta Kyung’un ailesinin, düzelmek için gerçekten bir adım atıp atmadığını öğrenmek istediğiniz anlar oluyor; ama yaklaştığınız bakış açısına göre her ikisi de mümkün görünüyor.

Yani bu, kötümser ve iyimserler için bir test diyebilir miyiz?

Evet, bir nevi.

Hikâyeye bakılırsa Asyalı erkekler, Batılı bir kültür içinde duygularını dışa çok az yansıtıyor yahut hassas oldukları bir nokta bırakmamaya çalışıyor. Sanki çoğunlukla kabuklarına çekiliyorlar.

Kyung, henüz çok küçük yaşta Amerika’ya geldiği için bu eğilim onda güçlü şekilde var; bir ayağı kendi kültüründe, diğeri Batılı kültürde. Aile büyüklerine saygı konusuna son derece dikkat eden, Asya-Amerika göçmeni bir ailede yetiştiği için kendi ilkelerinden ziyade, ailesinin kültürel normlarıyla mücadele veriyor. Bu, günümüzdeki çoğu göçmenin yaşadığı bir çatışma; yetiştikleri yere ait değerler, yaşadıkları yeni topraklarınkiyle uyuşmuyor. Asyalı erkekler hakkında tam olarak bir genelleme yapamam. Kendi babam da bunun için iyi bir örnek değil; çünkü kaygıları olmayan, neşeli biri. Yani o tip erkeklerden değil. Ama bahsettiğiniz durumu ben de duyuyorum ve o tür insanları biliyorum.

İki kültür arasında kendi yaşadığınız gelgitlerin romana nasıl bir etkisi oldu? Daha çok neyle çatıştınız?

Ailem, Kuzey Dakota’yı aslında ekonomik olanakları dolayısıyla tercih etti. Orada büyümek, kimi zaman gerçekten büyük keyifti benim için. Fakat daha çok karmaşık ve zor olan tarafları hatırlama eğilimindeyim. Başka bir yerde büyüseydim şimdikiyle aynı kişi ya da aynı yazar olabileceğimi zannetmiyorum, özellikle de diğer Koreli Amerikanlar arasında yetişseydim. Ama Kuzey Dakota öyle bir yer değil.

Çok geniş bir alan içerisinde beyaz olmayan tek aile olduğumuzdan bu ayrımın son derece farkında olarak büyüdüm –yalnızca ırk anlamında değil, aynı zamanda sınıfsal anlamda; erkeklerin kadınlardan, büyüklerin gençlerden nasıl farklı muamele gördüklerinin farkında olarak. Tüm bunlara bakıp gözlemler yaparak büyüdüm. Bu, sonrasındaki yetişkin hayatım boyunca da devam etti ve muhtemelen bir noktada yazınsal sürecime katkı sağladı.

Şimdi geçmişe dönüp baktığımda bana gülünç gelen şeyler var; üstelik bunlardan bir komedi senaryosu çıkarsanız oldukça tutar. Diğer yandan, yaşadıklarımız arasında biraz zorlu durumlar vardı. Bu ülkeye gerçekten yoksul bir hâlde geldik ve ailem, durumu çok iyi idare etti.  Her zaman söylerim, Kuzey Dakota’da yoksul bir Koreli-Amerikalı aile olmaktan daha kötü tek bir şey vardır, o da zengin bir Koreli-Amerikalı aile olmak. Ama tüm bunlar, kalemimin gelişmesinde benim için hakikaten verimli ve zengin birer kaynak oldu. Bugün onlara baktığımda hiçbiri için pişmanlık duymuyorum.

Sözünü ettiğiniz gülünç deneyimler nelerdi mesela?

Babam, annemden daha önce Amerikan vatandaşı olmuştu, annemse ben dokuz yaşındayken vatandaşlığa kabul edilmişti. Her ikisi de edindikleri yeni Amerikan isimlerle çalışıyordu, bu onlara daha kolay gelmişti. Dolayısıyla bana ve ablama da Amerikalı isimler edinme seçeneği sundular. Ama muhtemelen böyle bir karar vermek için henüz çok küçüktük. Bu, o zamanlar aklımın nerelerde olduğunu gösteriyor aslında ama şu üç isme kafayı takmıştım: Tiffany, Stephanie ve Heather.

Bundan böyle kim olacağım buna bağlıydı. Yeni Amerikan kimliğimi bu isim belirleyecekti. Şimdi baktığımda işin en garip yanıysa şu, üzerinde adınızın yazılı olduğu plastik taraklardan birine sahip olmayı çok istiyordum ve elbette dünyanın hiçbir yerinde benim adımın yazılı olduğu bir tarak yoktu! Ama öyle bir tarağımın olmasını o kadar çok istiyordum ki… Okuldaki arkadaşlarıma gidip yeni ismim için elimdeki seçeneklerin bunlar olduğunu söylüyor, aralarından birini oylamalarını istiyordum. Bu durumun ne kadar gülünç olduğunu hiç unutamam; dokuz yaşındaki arkadaşlarım için bir Tiffaniy’e dönüşecektim. Hepsi kendinden geçmiş gibiydi!

Fakat büyük resme bakacak olursak, her şey iyi gitti diyebilirim. Heather ya da onun gibi bir şey olsaydım hayatım nasıl değişirdi, hayal bile edemiyorum. Yani muhtemelen beni bundan kurtardılar.

Peki, aileniz ne iş yapıyor?

Annemle babam şimdi emekli, ancak iş hayatlarının büyük bölümünü kendilerine ait küçük işletmelerle geçirdiler. Babam, bir tekvando hocasıydı, bu yüzden Kuzey Dakota’ya, Fargo’ya yerleştik. Orta batı tarafında, çevresinde fazla rakibi bulunmayan bir okul açmak istiyordu. Esasen Chicago’ya yerleşmeyi düşünüyordu ama 1970’lerde orası epey pahalı ve sertti, yani ailesini geçindirebileceği bir yer değildi. Sonra bazıları ona Fargo’dan bahsetmiş ve bunun üzerine babam gidip orayı gördüğünde onun da hoşuna gitmiş. Amerika’ya gelişimizin üzerinden bir yıl geçtikten sonra biz de babamla orada bir araya geldik. Bu, ekonomik açıdan iyi bir karar oldu, çünkü Fargo’da işleri gerçekten iyi gitti. Kariyerinin sonlarına doğru orta batı çevresindeki prestijli okullarla bağlantısı vardı ve hâlen dünyada 10. dereceden Büyük Usta’lar arasında sayılı kişilerdendir.

Annemse Minnesota’da, tam Fargo sınırının ötesinde bir huzur evi açıp işletti. Yapının arazisini ben dokuz yaşındayken satın almıştı ve oraya gittiğimde huzur evi sakinlerinden bazıları bana yapışırdı. Kendi çocuklarını ya da torunlarını pek sık görmediklerini hissederdim o zamanlar. Bu, benim için oldukça garipti çünkü çok sevdiğim büyükbabam, ölene dek bizimle birlikte yaşamıştı. İyi ya da kötü büyükanne-büyükbaba olmalarının önemi yoktu, Kore’de geleneksel anlayış bu şekildeydi. Bu nedenle huzurevi kavramı bana epey farklı ve Amerikanvari geliyordu. Yuva’yı yazarken de annemin nasıl harika bir iş çıkardığını düşündüm; bu sorumluluğu bazen ailelerle ortak olarak üstlense de kimi zaman onların yerini alıp pek çok yaşlıyla ilgileniyordu.

Yuva’nın yazım sürecinde sizi en çok zorlayan ne oldu?

Kitapta benim için en zorlu yer, aslında pek çok kez yaptığımız düzenleme sürecinde en az değiştirdiğim kısımdı: Kyung’un, ailesine gerçekten neler olduğunu ortaya çıkardığı ve evin işgale uğradığı kısım, ayrıca saldırı olayının kendisi. Çünkü Kyung’un, ailesiyle değişik bir ilişkisi var. Kurgusal olarak babasının ya da annesinin, başlarına gelenlerden açıkça bahsedebileceği durumlara yer vermediğimi biliyorum. Hikâyede ailesinin yaşadıklarını tam olarak duyduğu bir tek yer var, onu da olayları anne ve babasının ağzından öğrenen kayınpederi anlatıyor. Yazının dili, burada üçüncü şahıs geçmiş zamana kayıyor, neredeyse hâkim bakış açısına. Burada yaşananlara ilişkin birçok farklı bakış açısı bir araya getiriliyor ve âdeta bir röportaj havası hissediliyor. Bu benim için zor oldu, çünkü bir yandan pek çok şiddet olayıyla uğraşıyordum. Bunu dile getirmenin doğru yolunu bulmak kolay değildi; ancak kurguyu birkaç defa kaleme alıp taslağını oluşturduktan sonra doğru biçimin tam olarak bu olduğunu hissettim –Kyung’un her şeyi doğrudan öğrenmesi uygun olmayacaktı. Yaşananları dolaylı olarak öğrenmesi gerekiyordu.

Peki, hiç travma kurbanlarını ve bu durumlara nasıl tepki verdikleri üzerine hiç araştırma yaptınız mı?

Tabii, 2010 yılında bu hikâyeyi yazma hevesiyle işe başladığımda Cheshire’da yaşanan ev saldırısı davasının sonlarına gelinmişti. Bu dava, medyanın büyük ilgisini çekmişti; gerçekten korkunç bir suç olayıydı. Anne ve iki kızı, cinsel saldırıya uğramıştı ve saldırgan adamlar evi ateşe verince yangında ölmüşlerdi. Bu olaydan kurtulan tek kişi babaydı. Davanın yargı dosyalarını inceledim ve bunun gibi başka vakalara baktım. Tecavüz ve cinsel saldırı kurbanları üzerine araştırma yaptım.

Geçenlerde biri, bu araştırma sürecinde hiç kendimle ilgilenip ilgilenmediğimi sormuştu ve fark ettim ki ilgilenmemiştim. Evet, aslında kendim için daha fazlasını yapmalıydım ama o sırada kafam pek yerinde değildi doğrusu. Sabahları yaptığım ilk iş yazmak oluyordu; araştırma yaparken sabah 4.30’da ayakta olurdum ve güne işte bu şekilde başlardım –hoşa gitmeyen, zor, rahatsız edici olaylar üzerine düşünerek.

Yazın hayatınızda size ilham olan yazarlar kimler?

Richard Yates ve John Cheever, eserlerini gerçekten çok sevdiğim iki yazar. Her ikisinin de aile hayatıyla ilgili huzursuz edici durumları ele alma ve bunlar üzerinden yepyeni hikâyeler, kimi zaman romanlar kurgulama yeteneği var. Çalışmalarını çok beğeniyorum bu nedenle (…) ve William Styron’a da hayranım. Burada birçok beyaz adamdan söz ettiğimin farkındayım.

Doğru; bahsettiğiniz isimler, edebiyat camiasının en önde gelen isimlerinden. Onları her yerde bulmak mümkün.

Evet, her yerdeler. Açıkçası, lisans dönemime gelirsek okuduğum kişiler bunlardı. The Atlantic dergisinde MFA programları ve tam olarak neler yaptıkları üzerine yazılmış olan makaleyi gördünüz mü bilmiyorum. Ama bir MFA programında bulunmanın en harika taraflarından biri, belki kendi başıma keşfedemeyeceğim pek çok yazarı tanıma fırsatı bulmuş olmam.

Çev.: Rabia Elif Özcan