ESAD BAKİ KOÇ

Franz Kafka, “nev’i şahsına münhasır” kurmaca ve düşün evreniyle modern edebiyatın en ayrıksı ve kült yazarlarının başında geliyor. Kafka, alegorik anlatımı, kapitalist toplum düzenine yönelik eleştirileri, modern insanın temel sorunsalları olan yabancılaşma, yalnızlık, ölüm ve aile gibi konuları bireyin trajik ruh hâlini anlamlandırmaya elverişli semboller üzerinden anlatması nedeniyle çağımızın en çok okunan yazarlarından biri olmaya devam ediyor. Umberto Eco, Harward Üniversitesi’nde verdiği konferansların birinde, Thomas Mann’ın Kafka’nın bir romanını Einstein’a ödünç verdiğini ve Einstein’ın kitabı geri getirdiğinde, “Okuyamadım bu kitabı. İnsan beyni bu derece karmaşık değil!” dediğini anlatır. Bu cevap, Kafka’nın yazın ve anlam dünyasına dair bize önemli ipuçları vermektedir. Einstein’ın ifadesiyle Kafka’nın  “kafa karışıklığı” aynı zamanda “bizim büyük çaresizliğimizdir.” Daha açık bir ifadeyle Kafka’nın dünyası, modernitenin argümanları karşısında “özne” olma vasfını yitirip “nesne” durumuna düşen günümüz insanının yaşadığı derin buhranın ve ruhsal tıkanmanın trajik fotoğrafıdır. Her ne kadar Kafka, 20. yüzyıla musallat olan diktatörlerden, atom bombası gibi yüzbinlerce insanın ölümüne sebep olan korkunç savaş teknolojilerinden ve post-modern dönemin oluşturduğu ücretli kölelik sisteminden önce hayata veda etse de yazdıklarıyla bu tehlikelere işaret etmiş ve hem madden hem manen insanlığı bekleyen büyük yıkımları haber vermiştir. Özellikle Dava adlı kitabında anlattığı tutuklanma sahnesi ve yürütülen gizli soruşturmanın seyri bu tezimizi doğrular niteliktedir. Bu yazıda, Kafka’nın yapıtlarında vücut bulduğuna inandığımız kendi öz yaşam öyküsü kısa bir şekilde aktarıldıktan sonra eserlerindeki anlam örgüsü belli başlıklar hâlinde kategorize edilerek tahlil edilecektir.

Franz Kafka, insanlığın varoluş serüveninin en sancılı dönemine takaddüm eden 19. yüzyılın son çeyreğinde dünyaya gelir. Hayata merhaba dediğinde takvimler 3 Temmuz 1883’ü göstermektedir. Taşralı bir Yahudi olan Herman Kafka ve eşi Juli’nin en büyük çocuğudur. Çocukluk ve ilk gençlik yıllarının yanı sıra hayatının büyük bölümünü Prag’da geçirir. Doğumlarından hemen sonra ölen iki kardeşi, kendisi üzerinde büyük bir tahakküm kuran otoriter baba figürü ve orta yaşında yakalandığı tüberküloz hastalığı Kafka’nın ruh dünyasını derinden etkiler. Prag’da yaygın olarak kullanılan dil Çekçe olmasına rağmen Avusturya-Macaristan İmparatorluğu’nun etkisiyle elit tabakanın konuştuğu Almancaya yönelerek bu dilde eğitim alır. Lisede felsefe alanında kariyer yapmayı düşünse de babasının direktif ve yönlendirmesiyle hukuk fakültesine kaydolur. Hukuk fakültesinin sıkıcı ders ortamından bunalan Kafka, yaz yarıyılında Sanat Tarihi Fakültesi’ne geçiş yapar. Prag’dan ve babasının kendi üzerindeki psikolojik baskısından kaçmak için Münih’e gider. Ancak babasının okul taksitlerini ödememesi üzerine tekrar Prag’a ve baba evine döner. 1901-1906 yılları arasında Prag’daki Alman Üniversitesi’nde hukuk eğitimine devam ederken yanında doktorasını yaptığı Alfred Weber’in ve onun kapitalist endüstri toplumuna ilişkin tezlerinin büyük etkisinde kalır. Bu önemli bir ayrıntıdır, zira Kafka’nın modern kapitalist dünyaya dair eleştirilerinin kökeni büyük oranda Weber’in tezlerine dayanmaktadır. Yine bu yıllarda kendisi öldükten sonra eserlerini yayımlayarak günümüze ulaşmasını sağlayan ve dost olarak gördüğü Max Brod’la tanışır. Brod’un Kafka’ya dair ilk izlenimi onun babası tarafından nasıl ezik bir psikolojide yetiştirildiğini göstermesi bakımından oldukça manidardır: “…onun farkına varmak kolay değildi, çünkü seyrek söze karışır, kılık kıyafetinde göze çarpacak bir şey bulunmazdı…”  Yeri gelmişken ifade etmekte fayda görüyoruz, yazdıklarını değersiz ve önemsiz bulan Kafka, Brod’dan, öldükten sonra bütün yazdıklarını imha etmesini ister. Brod, vasiyete uymayıp, Kafka’nın “terekesinden çıkanları” bir düzene koyar ve yayımlanmasını sağlar.

Kafka, çocukluk ve ilk gençlik evresinde kelimenin gerçek anlamıyla iç dünyasında fırtınalar kopan ancak dış dünyaya karşı oldukça silik bir karakterdir. Üniversite eğitiminin hemen ardından ilk olarak bir gazetede sekiz düzyazısı yayımlanan Kafka, 1908 yılında Prag’da bulunan İşçi Kaza Sigorta Kurumu’nda işe başlar ve emekli oluncaya dek burada çalışır.

“Baba”dan kaçış, “kadın”a sığınış

Kafka’nın çocukluğundan itibaren babasıyla olan ilişkisi oldukça problemlidir. Baba evinde geçirdiği sancılı günleri ve yaşadığı ruhsal travmaları Babaya Mektup adlı kitabında bütün samimiyeti ve çıplaklığıyla ortaya koyan Kafka’nın içinde bulunduğu durum, Freud’un kavramsallaştırmasıyla ifade edecek olursak tipik bir “Oedipus (Odip) Kompleksi”dir. Sert mizaçlı babanın keskin buyrukları ve hemen akabinde gelen “İtiraz yok!” şeklindeki ünlemeleri vardır. Babaya başkaldırmaz, siner ve belki de bütün bir hayatı boyunca âdeta “çelik kafes” içinde yaşar. Kekeleyerek ve hatta duraksayarak konuşmasını babasının buyurgan otoritesinin iç dünyasında yarattığı çaresiz boyun eğmişliğe bağlar. Üzerinde hükümranlığını ilan etmiş babasına bir mektubunda şöyle sitem eder: “Bu dünyada başım eğikse, son derece çölümsü bir başka dünya kurmak zorunda kaldıysam, bunların hepsi babanın suçu!” Babanın otoriter ve buyurgan dünyasından bunalan Kafka için kadınlar, suların durulduğu güvenli bir liman olur. Ancak ne yazık ki uzun soluklu sağlıklı bir ilişki sürdüremez. 1912 yılında tanıştığı ve kendisinden dört yaş küçük olan Felice’yle, bir yıl sonra nişanlanır. Bir müddet sonra babasının bu evliliğe olan şiddetli itirazları neticesinde ayrılık kararı alır. Kafka bu süre zarfında Felice’ye 500’ün üzerinde mektup yazar. Bu dönem, Kafka’nın yazın evreninin şekillenmesinde önemli bir evre olarak kabul edilmektedir.  İlişkisini tamamen sonlandırdığında ise kısa bir sürede Dava romanını yazar. Dava’da geçen yargısız infaz, aşağılanma, alaysama gibi temaların altında Kafka’nın Felice’yle ilişkisinde babasının kendisine aldığı alaycı ve buyurgan tavrın izlerini görmek mümkündür.

Kafka’nın hayatında önemli yer tutan bir diğer kadın ise Milena’dır. Kafka, Milena’yla yanında kocası Ernst Pollak’ın da olduğu bir ortamda tanışır. Milena, Kafka’ya metinlerini Çekçeye çevirmek istediğini söyler, aralarındaki ilişki bu şekilde başlar. Uzun süre Milena’yla mektuplaşan Kafka, kısa bir sonra kendini tutkulu bir aşkın cenderesinde bulur. Bir araya gelmeleri imkânsızdır zira Milena, Kafka’dan on iki yaş küçüktür, evlidir ve Yahudi değildir. J. Fowles’in dediği gibi “yazmanın bir uyuşturucu” olduğuna inanan Kafka, bütün tükenmişliğini, çaresizliğini yazarak hafifletmeye çaba sarf etmektedir. Ara ara kendisine gelmek isteyen Milena’yı geri çevirir. İçinde olduğu duygu bunalımının yansımalarını Şato adlı kitabında gözlemlemek mümkündür. Evliliğe büyük bir istek ve özlem duyan Kafka, içten içe de gizil bir direnişle bu isteğini bertaraf etmektedir. Kaçışı ise Brod’un ifadesiyle “bir tapınma biçimi olarak yazmakta” bulur.

Kafka’nın benliğine ve eserlerine sinen yegâne tema: “Yabancılaşma”

Kafka üzerine çalışma yapan kimi düşünürler Kafka’nın eserlerine ve sanatına sinen yabancılaşmayı onu kuşatan koşullar itibarıyla ele alırlar. Zira Kafka’nın bütün yaşamına sirayet eden bir arafta kalma söz konusudur. Hıristiyanların arasında Yahudi kökenli oluşu ancak Yahudiliği umursamayışı, Almanca konuşan bir Çek olması, yaptığı meslek itibarıyla burjuva sayılmaması. Bütün bu koşullar ontolojik temelde Kafka’yı hem kendine hem topluma hem de yaşadığı ilişkilere karşı yabancılaştırmıştır. Ancak eserlerine sinen “yabancılaşma” kavramı daha derin kökleri olan, üzerine birçok şerh yazılan esaslı bir temadır. Babaya Mektup, Dava, Dönüşüm ve Şato adlı eserlerinde bariz bir şekilde ortaya konulan ana tema “yabancılaşma” sorunsalıdır. Kafka, en genel ifadesiyle bu kitaplarında çağdaş kapitalist sistemin kötü yanlarını ve günümüz insanın bu sistem karşısındaki acziyetini alegorik anlatımlar ve dolaylı betimlemeler yoluyla ortaya koyar. Anlattığı, topluluk içinde “tikelliğini” kaybeden ve sistemin ezici çarkları arasında un ufak olan insanın güçsüzlüğüdür. Evrensel insani değerlerin yok olduğu, vahşi ve yabanıl bir dünyanın oluşturduğu koşulların insanları hem kendi özbenliklerine hem de birbirlerine ve topluma karşı yabancılaştırdığı soğuk, acımasız, kasvetli bir hayatın tasvirini yapar. Kafka, kişisel yaşamında da istemeye istemeye yaptığı memurluk işinde kendisini kapitalist sistemin ezici çarkları arasında öğütülmeye amade bir birey olarak görür. Dönüşüm’de anlattığı Gregor Samsa’nın sürreel trajedisi özelde kendi kişisel hikâyesinin, genelde ise bütün bir toplumun ironik alaysamasıdır.

Özgün bir imgelem dünyası: “Kafkaesk”

Kafka’nın kendine has edebiliğinin bir göstergesi olarak oluşturduğu özgün imgelem dünyası, tasvirdeki detaycılığı, kapitalist sistem ve bürokrasi karşısında insan kişiliğinin hiçe sayılması, insanı çepeçevre saran korku, umutsuzluk, yabancılaşma gibi sorunsallar “Kafkaesk” kavramıyla ifade edilmektedir. Milan Kundera’nın ifade ettiği gibi Kafka’nın eserlerinde yarattığı Kafkaesk dünya Platoncu bir ideaya benzer şekilde doğru gerçekliği temsil eder. Buna karşılık insanın fiziksel varlığı yanılsamalar perdesine vuran bir gölgeden başka bir şey değildir. Kafka insan yaşamında somut durumlar olarak kavranan şeyleri alegori olarak görmektedir.

Belirtmekte fayda gördüğümüz bir diğer nokta da Kafka’nın metinlerinin “gerçeküstü” ya da “fantastik” olup olmadığıyla ilgilidir. Daha ilk cümlesinden itibaren okurun zihnini allak bullak eden ve hikâyenin hitamında -tabir yerindeyse- “hırpalayan” Dönüşüm’ün girizgâhı ve ardından gelen betimlemeler olayın inanılmazlığını artıracak niteliktedir. Daha açık bir ifadeyle, insanın sabah uyandığında kendisini böcek olarak görmesi olağandışı bir şeydir, ancak böyle bir şey olmuşsa bu böceğin yapısı bildiğimiz böcekler gibi olmalıdır. Eco’nun ifadesiyle, “Kafka’nın bu birkaç satırı, gerçeküstücülüğün değil, gerçekliğin bir örneğini oluşturmaktadır. Hikâyenin kahramanı Gregor da kendisine inanamaz ve ‘Bana ne oldu böyle?’ diye sorar. Benzer bir durumda bizim de soracağımız gibi. Betimlemenin devamı fantastik değil, mutlak bir biçimde gerçektir.” Görüldüğü üzere, Kafka eserlerinde fantastik ya da gerçeküstü bir dünya kurgulamamıştır. Dünyayı bizim göremediğimiz ya da başkalarının tahayyül edemediği bir şekilde anlatmaktadır. Kafka, yaşadığı gerçekliğin ne üstünde ne de altındadır. O gerçekliğin ta kendisidir.