ÖYKÜ: MUHAMMED ÇİMEN

Okulun huysuz, çirkin bekçisinin olduğu büyük kapıdan, masada duran Haydar’a göz kırparak hademelerin külleri boşalttığı top sahasına sıvıştım.
Bir aksilik… Ortada ne maç ne de top vardı. Şehmuz, Kıvırcık’ı sıkıştırmış tokatlıyordu.
“Bak Kıvırcık sana mühlet! Yarın ben yine buradayım. O bilekliği getirdin getirdin!”
“Yoksa!”
Yoksa dedikten sonra bir ciklet gibi kıvırdığı dilini Kıvırcık’a çevirip bir mancınık gibi gerilen yumruğunu, Kıvırcık’ın küçük kafasına indirdi.
Şehmuz gereken mesajı vermişti. O bileklik kısa zamanda gelecekti. Yoksa “Kıvırcık gel buri” nakaratını bir sonraki sefer İstiklal Marşı gibi ezberletirlerdi adama.
Olduğum yerden, Kıvırcık’ın topallaya topallaya kaçışını izliyordum.
Hemen sınıfa döndüm. Montlara gömülmüş İbo ile Âdem kavga ediyordu.
Sınıf kapısının önünde nöbet tutan Godik, annesinden yem bekleyen kuş yavruları gibi ağzını sonuna kadar açıp bademciklerine mekik çektirdi.
“Öğğğretmen geliyoooorrr…”
Herkes sırasına koştu.
Sınıf öğretmenimiz nedense o gün bir farklı bakıyordu yüzümüze.
Konuşmak için gayret ediyor, sözcükler boğazında kalıyordu. Kendini zorladı ve dudakları titreyerek, “Çocuklar, Arap Hoca’nızı kaybettik,” dedi ve sınıftan çekti gitti.
Çocuklar arasında nam salan Arap Hoca kulak cimcikleyip tahtada yumurta gibi kafa kıran, kel kafasını şakaklarından uzattığı saçlarla örten esrarengiz bir adamdı.
Arap Hoca bir sonraki hayatına göç ettikten sonra yetim kalan öğrencileri bizim sınıfta toplanmıştı ve Kıvırcık da o öğrenciler arasındaydı. Hatice Hoca’nın sınıfın en güzel kızı Kübra’nın yanına oturttuğu Kıvırcık derste uzun uzun dalmalara başlamıştı.
Sağ elini çenesinin altına koyup kafasının tüm yükünü ince bileklerine verir, Kübra’yı izlerdi.
Bir gün bana açıldı. “Ben Kübra’yı seviyorum, ona yan gözle bakmayacaksın tamam mı?” dedi.
Kafamı Kübra’ya çevirdim. “Dünya ahiret bacımdır,” dedim.
Bana “Kübra’ya vermem için bir şiir yazar mısın?” diye sordu. Hemen oracıkta yazıp katladım. “Harika bir şiir, sakın açma, güven bana,” diye de tembihledim.
“Açarsan, sana bir daha şiir filan yazmam.”
“Tamam.”
Teneffüste Kübra’nın çantasına şiiri atıp kaçtı.
Bir sonraki dersin ortasında katlanmış kâğıt Kübra’nın gözüne çarptı.
Masmavi gözleri iri iri açıldı. Şiiri okumaya başladı.
Kafa küçük Kıvırcık
Günlerdir sana âşık
Mutlu bir hayat için
Yak sen de ona ışık
Yanakları al al oldu. Birkaç dakika şokun etkisinden kurtulamadı.
Neden sonra öğretmen masasına doğru hızlı adımlarla yürüdü. Elinde buruşturduğu şiir müsveddesini, defterin arasında günlerce kurutulmuş bir gül yaprağı gibi narince bıraktı.
“Hocam, sanırım arkadaşlarımızdan biri bana münasebetsiz bir şaka yapmış,” dedi.
Muz suratlı İngilizce hocasının yer çekiminden fazlasıyla nasibini almış gıdı ve yanakları, şiiri görünce aşağıya doğru iyice sarktı.
“Kim yazdı bunu diye bağırdı.”
Kimseden çıt çıkmıyordu.
İngilizce hocası ses tonunu yükselttikçe yükseltiyor.
“Kim yazdı bunu diyorum!”
“Söyleyin yoksa grafoloji yöntemiyle bulur, Hepinizi disipline veririm. Ahlaksızlaaar!”
Herkes korkudan tir tir titrerken, çişini tutamayan Merve’nin oturduğu tahta sıranın demir ayaklıklarından, sınıfın ortasına doğru bıraktığı görüldü.
Tam o sırada, çocukların boğuşurken çatlattığı yeşilin en boğuk tonuna sıvanmış sınıf kapısı gacırt diye açıldı.
1.50 boyuyla parmak uçlarında yükselip çocukların kulaklarına kırmızı uzun tırnaklarıyla imzasını atan, iki elle aynı anda şamar atıp çift tokat yöntemini literatüre kazandıran Gülsen Hoca kapıdan kafasını uzattı.
Gülsen Hoca eliyle beni işaret edip, “Bu öğrencimizi alabilir miyiz hocam?” dedi.
İngilizce hocası, “Problem neydi?” diye sordu.
“Bu öğrencimiz şiirler yazarak arkadaşlarıyla dalga geçiyor. Bir öğrencimizin velisi geldi. Şimdi kendi ailesini de davet ettik, gerekli işlemler yapılacak.”
İngilizce hocası bunu duyunca hemen elindeki şiiri de uzattı.
“Aynı münasebetsiz şakayı şimdi de yapmış sanırım hocam.”
Ayağa kalkıp titrek adımlarla Gülsen Hoca’ya doğru yürüdüm.
Sınıftan beraber çıkarken zil çaldı. Bir anda sınıfların kapıları açıldı. Çocuk çığlıkları kalabalık koridorlarda yankılandı.
Gülsen Hoca 1.50 boyuyla çocuk seline kapılıp koridorun sonunda boy verdi.
Fırsattan istifade okulun dışına kaçtım.
Okulun demir kapısının arkasında pusu kurmuş Şehmuz ve tayfası korkuluk gibi bekleyen huysuz bekçiye hırlıyordu.
Çocuk seli bir tsunami gibi demir kapıya dalga dalga vuruyor, veliler, o sel arasından bir bir çocuklarını çekip alıyordu.
Ben de okulun dağılmasını ve annemi beklemeye koyuldum. Uzakta, kafasını eğmiş, ağır adımlarla yürüyen Kıvırcık gözüme çarptı. Ona gözükmemek için okul kapısına yakın bir ağacın arkasına gizlendim.
Kısa bir süre sonra yamalı bir kamyon lastiği Kıvırcık’ın küçük kafasına bilye gibi girdi.
“Kıvırcık gel buri!”
Sürpriiiz. Kürt Şehmuz ve tayfası!
“Bileklik nerde oglim?”
“Abi valla getireceğim.”
Kıvırcık korkudan iyice ezilip büzülüyor, küçüldükçe küçülüyordu.
Şehmuz, klasik kavga repliğini tayfasını fişeklemek için papağan gibi tekrarladı.
“Lan çek elini! Lan oglim indir elini.”
Dili ağzında kepçeyle hafriyat kaldırır gibi dönüyordu.
“Einn, öünn.”
En sonunda arka tayfadan beklenmedik tokat Kıvırcık’ın suratında şakladı.
Arkadaki tayfa, kavgaya iyice adapte olmuş, gömlek düğmeleri açılmış vaziyette itişmeler kakışmalar başlamıştı.
Okulun demirlerine dayadıkları Kıvırcık’ı tokatlamaya devam ediyorlardı. O sırada mideme kadar saplanan korkutucu bir çığlık duydum.
Kübra, Şehmuz ve tayfasının arasına dalmış, “Ne vuruyorsunuz be!” diye bağırıyordu.
Sonra Şehmuz’u ittirip Kıvırcık’ı yanına çekti.
Bu sırtlan tayfasının hiç beklemediği bir tepkiydi. Kübra’nın mavi gözlerine şaşkınlıkla bakıyorlardı.
Başka biri, bu sürüye meydan okusa, muhtemelen paramparça ederlerdi.
Hiçbirinden tek kelime çıkmadı. Belki de şiveli konuşup bu müzikale alakasız bir nota eklemek istemediler.
Yavaş yavaş geri çekildiler. İçlerinden birkaçı parmak sallıyor, “Bir daha sakın karşımıza çıkma” diyorlardı.
Annem hâlâ ortalarda yoktu. Ağacın arkasından gördüm. Kübra ile Kıvırcık yan yana oturuyordu.
Kübra, Kıvırcık’ın tokat yemiş yüzüne dokunup, “Acıyor mu?” diyordu.