FATİH SINAR

Heyecan dolu hikâyeleriyle, hayatta kalma belgeselleriyle artık birçoğumuzun yakından tanıdığı Bear Grylls’in dünyada çok satan otobiyografisi Çamur, Ter ve Gözyaşı ismiyle raflarda yerini aldı. Sadece Bear Grylls’in ismini duymak dahi macera hissini uyandırmak için yeterliyken, bir de kendi anlatımıyla gizemli ve ders dolu hayat hikâyesine ortak olma düşüncesi hayranlarında hayli merak uyandıracağa benziyor. Çocuklukta babasıyla yaşadığı küçük maceralardan ilk tekneyle denize açılma deneyimine, Himalayalar’daki uzun yürüyüşünden Afrika’da sonu pek iyi bitmeyen paraşütle atlayışına kadar birçok anıyla farklı coğrafyalarda geçen sayısız heyecana sürükleniyoruz onunla birlikte.

Viktorya İngiltere’sinde yaşayan büyük-dedesiyle hikâyesini anlatmaya başlıyor maceraperestimiz. Ve sonra hızlıca çocukluk yıllarına götürüyor bizi. 1974 yılında Kuzey İrlanda’da politikayla ilgilenen bir ailenin çocuğu olarak dünyaya gelen Grylls, ailesinin aksine politikaya pek ilgi duymuyor, sporla ilgileniyor daha çok. Bu ilgisini çocukken giriştiği küçük doğa kaçamaklarında görüyoruz. Her ne kadar annesi kızsa da, babasının en çok “düşünmeden atlama” huyunu sevdiğini söyleyen Bear, bu sayede birçok maceraya girişebildiğini, mesela babası sayesinde çocuk yaşta Wight Dağı’na tırmanabildiğini ya da tekneyle denize açılabildiğini anlatıyor. Bear, o yılları Mücadele beni zenginleştiriyordu; yalnızlık, büyük dalgalar ve çiseleyen yağmur. Yalnız olmayı seviyordum, sadece ben ve doğa. Ama tabii ki babamın yakınlarda, kriz anında yardım etmeye hazır olduğunu bilmem gerekiyordu. Genelde de öyleydi zaten, kelimeleriyle anlatıyor. Bu sayede içimizdeki gizli yönümüzü, cesur ve net kişiyi bulabileceğimizi söylerken, bu süreçte kesinlikle rehavete kapılmamak gerektiğinin altını çiziyor.

Spora ve doğaya ilgisi gittikçe tutku boyutuna varan Bear, yakın arkadaşı Mick ile birlikte öğrenim gördüğü Eton Koleji’nde dağcılık kulübünü açan ilk kişiler oluyor. Çocukluk yıllarından Everest’e tırmanmanın hayalini kuran maceraperestimiz, bunu ilerleyen yıllarda gerçekleştirmeyi başarıyor. Lakin öncesinde kendi deyimiyle “planda olmayan” bir olay yaşanıyor: Bear, 1994 yılında Britanya Özel Hava Kuvvetleri’ne başvurur ve zorlu sınavlardan, yorucu deneylerden sonra burada göreve başlar. Bu dönemde Bear, Afrika’da serbest atlama yaptığı bir gün paraşütünü kontrol edemeyip hızla düşerek yere çakılır. Bu kaza sonrası vücudunun birçok yerinde kırıklar meydana gelir ve durumun vahametinden dolayı ilk başlarda yürüyebilmesine dahi imkânsız gözüyle bakılır. Hayatının yönünü değiştiren bu kazayı Bear’ın kelimelerinden okuyalım: Bunların hiçbiri hayat planıma dahil değildi. Hiç hayal edemeyeceğim, hiç beklemediğim bir şekilde korkunç bir saldırıya uğramıştım. Böyle şeyler bana olamazdı, şanslı çocuktum. Ama beklenmedik şekilde başımıza gelen olaylar bizi biz yapan şeyler olabilir.

Yaşanan bu kaza maceraperestimizin hayatının dönüm noktası oluyor aslında. 23 yaşındaki Bear, kazadan kısa bir süre sonra kendisi toparlayarak Everest’e tırmanıyor ve “Everest’e tırmanarak hayatta kalan en genç Britanyalı” unvanıyla Guinness Rekorlar Kitabı’na adını yazdırıyor. Bu kazanın hayatında yepyeni bir sayfa açtığını defalarca dile getiren Bear, Benjamin Disraeli’nden alıntıladığı şekliyle “Zorluklar eşsiz bir öğretmendir,” diyor okura. Ve o günden sonra Bear Grylls hepimizin hayatına girmeyi başarıyor.

Artık doğa sevdalısı ve maceraya meraklı herkesin yakından tanıdığı biri hâline gelen Bear, TV programları ve kitaplarıyla bu ilginin karşılığını fazlasıyla veriyor. İnsan Doğaya Karşı ve İnanılmaz Kurtuluş belgeselleri dünyanın en çok izlenen programları arasına giriyor, Emmy Ödülü’ne aday gösteriliyor. Hatta istatistiği Bear Grylls’in kendinden okuyalım: Bu iki program 180 ülkede 1.2 milyar insana ulaştı. Sadece BBC’nin Top Gear adlı programının izleyici sayısı 350 milyon kişiydi. Bear bu başarısını ise “büyülü üçlüm” diyerek anlattığı sebeplere bağlıyor; şans, ekip ruhu ve riske istekli olmak.

Borneo’nun yağmur ormanlarındaki küçük köylerde çıplak ayakla koşturan çocukların dahi onu tanımasından memnun olduğunu söylüyor ancak bu durumu biraz garipsediğini de not düşüyor maceraperestimiz. Bunun yanında ilk zamanlarda ülkesi İngiltere’de, dünyanın geneline kıyasla daha az tanındığını ve bundan dolayı kendi evinde daha normal bir yaşam sürebildiğinden bahsederken de mutlu olduğunu belirtiyor. Tabi bu çok uzun sürmüyor ve bir süre sonra kendisini ABD’nin en etkili insanları listesinde on üçüncü sırada, İngiltere’nin ise en havalı yedinci insanı olarak buluyor gazete sayfalarında. Hatta İngiliz orta sınıfının Kraliçe Elizabeth’ten sonra hayran olduğu ikinci insan olarak anılıyor bir süre sonra. Maceraperestimiz bu sonuçların pek de gerçeği yansıtmadığını kendine özgü esprili anlatımıyla şöyle dile getiriyor: Eşim Shara size ne kadar havalı olduğumu anlatabilir!

Grylls’in belgesellerinde ana temanın hayatta kalmak olduğunu biliyoruz. İnsan Doğaya Karşı programında Grylls, zorlu şartlara sahip çöl, orman, tundra gibi sert bir coğrafyaya sadece gerekli elbiseler ve en az sayıda aletle birlikte atılır. Bear izleyicilere, içinde bulunduğu bölgede hayatta kalmayla ilgili bilgileri verip bunları uygularken en kısa zamanda yaşamın olduğu bir yere ulaşmaya çalışır. Bear Grylls ile Yabanda programında ise maceraperestimiz vahşi doğada hayatta kalmayı anlatırken bu kez dünyanın tanınmış kişilerini de ağırlar. Bu programın önemli konuklarından biri ABD eski başkanı Barack Obama olmuştur mesela.

Kitap boyunca sayısız maceralara yelken açarak maceraperestin adrenalini nasıl hayat felsefesi hâline dönüştürdüğüne yakından tanık oluyoruz. Öyle ki Bear maceraya atılmaktan bahsederken bana dünyadaki en normal şey geliyor, diyor. Yaşadığını böyle anlarda hissettiğini ve bu anlarda gerçekten kendisini fark ettiğini söylüyor ve nüktedan bir anlatımla devam ediyor: Soğukta sırılsıklam, her yerim çamurlu o hâlimle milyon dolarlar kazanmış gibi hissederken, herkesin büyük bir çabayla havalı olmaya çalıştığı arkadaşlarımın yanında garip hisseder, kendimden emin olamazdım. Çamur benim için sorun değildi ama havalı olmak konusunda asla başarılı olamadım.

Bear Grylls, kitaplarından ve belgesellerinden de tanıdığımız üzere sürekli asıl zenginliğin ruh zenginliği olduğunu vurgulayan biri. Otobiyografik kitabında da bunun altını defalarca çizerek bizlere şu öğüdü veriyor son olarak: Ruhu zengin olan fakir bir adam, ruhu fakir olan zengin adamdan her konuda üstündür. Her şeyi kaybetmesine rağmen hâlâ cesaretini, neşesini, umudunu, doğruluğunu ve kendine olan saygısını koruyan insan zengindir. Ve ekliyor: Hiçbir zaman yeni bir günün değerini hafife almıyorum.

 

Çan kulesinde kamp

Bear Grylls’in gençlik yıllarında deneyimlediği Interrail ile Avrupa seyahatinden bir kamp anısını buraya not düşmeli diyorum. Özellikle doğaya ve maceraya Bear kadar yatkın olmayanlar için seyahatler daha cazip gelebilir. Avrupa’nın büyük şehirlerini gezen Bear, bir süre sonra gri ve kaotik bu şehirlerden sıkıldığını fark eder. Yaşadığı hırsızlık olayı ise büyük şehirlere nokta koymasına neden olur ve rotasını Akdeniz sahillerine, Fransa’nın güneyindeki St.Tropez kasabasına çevirir. Devamını kendi anlatımından dinleyelim: St.Tropez’de ucuz oteller olmadığını öğrenmiştim ve param çok azdı. Yine de bir hafta sonra eve dönene kadar burada kalmaya karar verdim. Kasaba kilisesinin çan kulesinin arkasından geçen sessiz bir arka sokak keşfettim. Yukarı bakıp çatının ilk katına çıkan sert görünüşlü bir boru gördüm. Orada da duvardan çan kulesine çıkabileceğim bir yıldırımsavar vardı. Kimsenin izlemediğinden emin olduktan sonra yavaşça borudan yukarı, sonra da yıldırımsavara tırmanmaya başladım ve kasabayı tepeden gören çan kulesine girmeyi başardım. Harika bir kamp yeriydi. Ancak bir problem vardı: saatte bir çalan çan. Gece yarısı el fenerimin yardımıyla otomatik çanın sigorta kutusunu buldum ve kasabanın saatini geçici olarak durdurdum. Sonra da bebek gibi uyudum.