Nar Ağacı’nda Trabzon’un taşrasına bir İmparatorluğun görüntüsünü arayan Nazan Bekiroğlu yeni romanı Mücellâ’da, yine aynı şehirde yüz yıla yakın değişimi, Mücellâ’nın ve onun çevresindeki kadınların gözünden anlatıyor.

 

Roman kahramanının adıyla başlamak ve kahramanın aynayla kurduğu ilişkiyi “Mirat-ı Mücellâ” ile birleştirmek istiyorum. Cilalı, parlak anlamında bir isim taşıyan kahramanın bu denli “sönük” bir hayat yaşaması, ismiyle yan yana anılan aynanın hayatında bu kadar trajik unsur olmasını nasıl yorumlamalı?

Bu romanın aynayla çok yönlü ilişkisi var. Her şeyden önce Mücellâ’nın sırı bozulmuş abanoz aynasına baktığımda gördüklerimdir anlattıklarım. Ben aynaların, içine düşen görüntüleri sakladığına inanırım ve aynaya her baktığımda oradan birini bana bakar görmekten korkarım. Birinin aynasına bakmak mahrem bir ilişkinin başlangıcıdır bu yüzden. Mücellâ Teyze’nin Mücellâ’ya dönüşmesi onun aynasına bakmamla başladı.

Romanın ismi olan Mücellâ’da ilk anda beni ilgilendiren, bir dönem ismi olmasıydı. Dönemlerin isimleri var. Onlarda peşinen yazılı hikâyeler var. Mücellâ da öyle bir isim. Mücellâ’nın aynayla ilişkisini, “Mirat-i Mücellâ” imgesini sonradan fark ettiğimi itiraf etmeliyim. Fakat yine de Mücellâ’nın silik, sönük bir karakter olmasıyla ismi arasındaki tezadı kalem kaderimin bir cilvesi olarak memnuniyetle kabullendim.

 

Ayna kendine bakanı gösterir malum. Aynaya bakmaktan vazgeçişi, Mücellâ’nın görünenden görünmeyene yönelmesi, farkında olmasa bile daha derin bir anlam arayışına varması anlamına da geliyor mu?

Mücellâ’nın ayna karşısında iki önemli deneyimi var. İlki Filiz ile ayna karşısına geçtiği sahne. Güzel olmadığını kabullenmesi. İkincisi de aynalara son bir bakma çabasına rağmen bundan vaz geçmesi. Buna olgunlaşma, kadere razı gelme demek mümkün.

Büyük bir taşra şehrinde yüz yıla yakın değişimi Mücellâ’nın ve onun çevresindeki kadınların gözünden (onların dahil olduğu ve onlara yasak olanlarla) anlatıyorsunuz. Bu anlamda Mücellâ, bir kişinin hayatından bir ülkenin ve zamanın değişimine tanıklık ettiğimiz bir roman. Ve bir anlamda romancılığınızda da değişim noktası. Sizi böyle bir hikâyeyi anlatmaya yönelten şey neydi?

Benim de bir sakini olduğum taşra son iki romandır ağırlıklı meselem gibi görünüyor. Nar Ağacı’nda Trabzon taşrasında yine de bir imparatorluğun görüntüsünü aramış ve bulmuştum. Mücellâ’da doğrudan mahalle var. Bu mahallede yaşayan alt-orta tabaka kadınlarla da karşılaşıyoruz paşazadelerle de.

Yazma esnasında yüz yıla yakın bir kronoloji üzerinde (Neyyire Hanım 1883 doğumlu) ilerlerken sosyal ve siyasal değişimler de arka planda kendiliğinden belirdi. İmparatorluktan Cumhuriyet’e geçiş, değişen zihniyetler, kabuller ve retler. Sonra zihniyetlerin bir daha değişmesi. Yine kabuller ve retler. Yakın çağ tarihimizin çok yönlü özeti de bu değil mi? Bu özeti çıkarırken bir yandan kısır bir döngü içinde sürekli başa saran aksak demokrasi adımları gibi siyasal ve kapatmacı müteahhit zihniyeti gibi sosyal olumsuzluklardan şikâyet ettim. En fazla da yangın önünden mal kaçırır gibi, dönem dokusunu bir araya getirmeye çalıştım. Çünkü benim de kimini annemden babamdan öğrendiğim kimini bizatihi hatırladığım kumaşlar, renkler, eşyalar var. Unutulmasınlar istedim.

 

Romanı belirleyen güçlü unsurlardan biri de hatıra. Dolayısıyla hatır. Hatıranın ve hatırlamanın tüm koşulları koku, eşya, görüntü ve ses romana bütünüyle yayılmış. Özellikle koku romanın (aynayla birlikte) vazgeçilmez unsurlarından biri. Hatırlamakla koku arasındaki ilişkiyi bir kadının ruhunu / tavrını / halini anlatmak ve anlamak açısından çok gerçekçi buluyorum. Koku ve hatıra / hatırlamak arasındaki ilişkiyi roman kahramanımızı biraz daha anlamak için biraz açmanızı istesem, neler söylersiniz?

Güzel koku, İsimle Ateş Arasında’nın temel meselelerindendi. Beş duyumuz arasında büyük ihtimalle ilk feda edebileceğimiz olduğu halde hatırayı kanımca en fazla taşıyan da koku. “Koku hâmil-i hatıradır” diyor Muhiddin Arabî, koku hatıra taşır. Beynin hatıraları saklayan köşesiyle kokuyu kaydeden köşesi arasında bir yakınlık olmalı. Benim de o genç kızlık anısında Mücellâ Teyze’yi anlamak isteğini ekşimiş bir eski zaman kokusunu içime çekerken hissettiğim söylenebilir. Kaldı ki sadece güzel koku değil. Bu romanın benim için en dokunaklı imgelerinden biri de gaz lambası. O da sürekli olarak sızdırdığı hafif bir gaz kokusuyla dâhil oluyor yaşama. O koku bu gün hâlâ bana, elektrik kesildiği gecelerde yaktığımız gaz lambasının eşlik ettiği çocukluk cennetimi hatırlatıyor.

Nazlı’yı romanda ilk gördüğümüzde Diriliş’i okuyor. Kitaplarla yaşayan, tutkuyla okuyan genç bir kadın. Onun kitapları Mücellâ’nın dantelleri… İkisi de hayata bu yolla tutunuyor demek yanlış olmaz. Romanın içinde de çok sayıda esere göndermeler var. Bu romanlar, Mücellâ’nın okunmasına eşlik eder mi?

Mücellâ’nın anlatıcısı olan Nazlı bir edebiyatçı, hayata kitap yığınları arasından bakan bir figür. Bu romanın bir kahramanı aynı zamanda. Onu tanımamız için hayata hangi imgelerin arkasından baktığını görmek elverişli bir yöntem olabilir. Hayatı edebiyatın imgeleri ve hikâyeleri arasından anlamak gibi bir talihsizliği var Nazlı’nın. “Nazlı’nın kitapları, Mücellâ’nın dantelleri. Fazla fark yoktu aralarında.” Bu romanın yazılma nedeni bu cümledir zannımca. Mücellâ’nın silik, yazar olan Nazlı’nın görece parıltılı yaşamına rağmen danteller gibi kitaplar da yaşama tutunmanın çaresi. Ama aynı zamanda yaşamaya mani olan birer imge.

Arka plandaki anlamsal ilişkileri kurarsak bu metinlerin Mücellâ’yı anlamamıza yardımı olur elbette. Hepsinden öte Mücellâ’nın özeti kendisine açıkça gönderme yapılan “Ferhunde Kalfa” hikâyesindedir.

 

Mücellâ’ya dönecek olursak, onun hayatı sebepli sebepsiz sonuçlanan hayatları izleyerek geçerken; o kimseye küsmemiş, isyan etmemiş. Bu denli yalnız; bu kadar kimsesiz bir kadını yazmak, sizde isyan duygusu uyandırmadı mı hiç?

Korkarım Mücellâ’nın hayatında kendi hayatımı temize çekmeye çalıştım. Mücellâ’ya hüzünlendiğimin öznesi ayniyle Nazlı’dır. Kendi yaşayamamışlıklarıma ne kadar isyan ediyorsam Mücellâ için de o kadar isyan edebilirim. Fakat bulduğum, isyandan fazlası oldu. Sakinleşme, durulma. Hayatın bir türünün de böyle olabileceğine dair kabul. Onu fark eden de Nazlı değil Mücellâ oldu. Nazlı da en büyük hayat dersini Mücellâ’nın sediri önünde aldı.

 

Bu röportaj, 6 Ekim 2015 tarihinde Radikal Kitap’ta yayımlanmıştır.

 

Fotoğraf: @yaseminc_