EBRU AK
Parkın bekçisi Japon tapınaklarını andıran heykelciğe sırtını verip çimlere oturmuş kitap okumakta olan kadına yaklaşır ve sorar: “Kitap mı okuyorsunuz?”

“Görmüyor musun lan!” demek ister rahatsız edilmek istemediği için parka gelmiş kadın. Onun yerine başını kaldırıp “evet” der. Kitabına döner. Bekçi hâlâ başında dikilmektedir. Epeydir tanımadığı bir insanla konuşmadığını fark eder. Bu kitap kültür dediğimiz şeyin aslında çoğunlukla Batı’nın dayattığı şeyler üzerine inşa edildiğinden bahsediyor. Postkolonyal çalışmalar…

“Sınav mı var?” diye sorar adam.

“Yoo. Sınav yok. Öylesine okuyordum.”

“Öylesine mi? Bayram günü bacım. İşin gücün yok mu? Git evine misafir gelir.”

Tabii ya bayramda misafir ağırlanır. Yapmacık hal hatırlardan, ah hiç yaşlanmamışsınlardan, biraz kilo mu almışsınlara kadar duymak istemediklerinden kaçmamalıdır bir kadın. Ne olursa olsun ona tahsis edilmiş alanda, evin tam göbeğinde fır dönmelidir. Tüm bunlar aklından geçerken adama nasıl baktıysa artık “öğretmensiniz herhalde” deyiverir adam.

Kitap okuyan kadın figürü gariptir. Hele bayram günü. Kadının umuma açık yerde okumasını tuhaf bulmuştur adam. Kitap okuma eylemini gerçekleştiren bir kadınsa ve sokaktaysa hele de yalnızsa merak uyandırmıştır. Okumak için uygun zaman değildir. Adamın sohbet edesi vardır da ondan mı gitmemiştir yoksa sadece meraktan mıdır bilemez. Beklenen soru gelir.
“Evli misiniz?” Bu soruyu “yok” diye cevaplamaya alışmış kadın artık “hayır evli değilim” diyebilmektedir. Yok olan nedir ki?

***
Yağmur yağıyor. Sarıya merhaba diyebilmenin sancısı içindeyim. Sırtımda annemin yeleği var ama yine de üşüyorum. Yeleğin rahat bir on yılı vardır. Karanlıkta tek başıma otururken ben varım demek için yaşamış, yazmış, çalışmış, var olmaya çalışırken yitip gitmiş kadınları düşünüyorum. Sırtımdaki yeleğin sahibinin hayatı da bir yerlerde okuduğum ya da filmlerini izlediğim o kadınların hayatlarıyla birlikte baktığım karanlığın içine karışıyor. Ormana doğru yürümek geliyor içimden. Vakit geç olmuş, etraf karanlık. Eğrelti otlarını göresim gelmişti halbuki. Yine başka sefere kaldı. Otur balkonunda hüzünlen diyor içimdeki buyurgan ses. Buyurgan sese alışığım.

İçimi ısıtacak bir şey olsaydı diye geçiriyorum aklımdan. Rahatça ağlardım o zaman. Kimlere ağlamazdım ki… Şehrin yalnızlarına, köyün işçilerine, savaşın tükettiklerine, bereketli toprakların mevsimliklerine… Kim daha çok kadınsa ve kim daha çok anneyse onlar kazanıyor yarışı. Bu nereden çıktı şimdi. Kadınlık yarışı almış başını gidiyor. Her yanımı sarmış varlık sebebini evlendikten ya da anne olduktan sonra bulduğunu sanan kadınlar. Her fırsatta evliliklerinden şikâyetlenip bekârlık gibisi yok nutuklarına kocaları seyahate gittiğinde evlere sığamadım, yemek bile yiyemedim söylemiyle ara verenler… Kutsal annelik hikâyeleri de unutulmamalı elbette. Kızım sen ne anlarsın bunlardan!

Aklımdan öyle hızlı geçiyor ki öyküleri yetişemiyorum. Sabaha annesi tarlaya koşunca evdekilere göz kulak olacak olanı da var. Kocasının her fırsatta laf sokan akrabalarına hizmette kusur etmemek için maskelerin birini çıkarıp öbürünü giyeni var. Hem evde hem işte çalışıp herkesin her şeyi olmaya adanmış hayatların çokluğu aklımdan çıkmıyor. Şimşek çakıyor, gökyüzü aydınlanıyor. Sabah pırıl pırıl bir gün olsa, dünkü gibi gökkuşağı çıksa diye düşünürken aklıma Suriyeli küçük kız geliyor. Ne güzel bakmıştı gökkuşağına dakikalarca. Otobüs durağındaydık.