DOĞUKAN İŞLER

Sene, 19.. olmalı. İlkokul birinci sınıf talebesiyim daha. Okumayı biraz, yazmayı mükemmel çözmüşüm…

Öylesi değil! “Kâtip olacak bu çocuk!” diyor babaannem. Kolay mı, Türkiye’nin ilk kadın banka müdiresi babaannem tabii… Oğlunu genç yaşta kaybetmiş, kala kala bir gelini bir de ben torunu kalmış şu dar-ı dünyada.

“Benim kara gözlü torunum kâtip olacak, bakan olacak, reis-i cumhur olacak! Hele bakın nasıl da yazıyor ak kâğıda kara mürekkeple, ne de güzel diziyor harfleri…” diye diye keyifleniyor beni her görüşünde. Ben de o şevkle, yazdıkça yazıyorum…

Neyse, konumuz bu değil. Kâtip falan da olmadım zaten. Bakanlığın yanından bile geçmedim. Reis-i cumhur desen… Boş ver gitsin, sanatçı adamın ne işi olur!

İlkokul birinci sınıftayım, okul başlayalı bir ay olmuş olmamış ama dediğim gibi, yazmayı mükemmel çözmüşüm. Evde sürekli Türk Sanat Musikisi dinleniyor, Zeki Müren bilhassa, Münir Nurettin Selçuk… Türkçem harika, mükemmele yakın desem, benlik yapıyorum saymayın. Babaannem zaten eski toprak, tam bir cumhuriyet kadını. Türkçesi arı, duru. Kolay mı, Türkiye’nin ilk kadın banka müdiresi…

Hah, asıl konuya gelirsek:

Müdür yardımcısı Kemal öğretmenin yanındayım. Yakın gözlüklerini burnunun ucuna yerleştirmiş, yetmezmiş gibi bir de elindeki kâğıdı nerdeyse gözlüğüne değecek şekilde gözüne yaklaştırmış, hayret nidaları eşliğinde okuyor benim acemice ama duru bir Türkçe ve titiz el yazımla kaleme aldığım dilekçemi.

-Allah Allah… Aaaa… Allah Allah…

Şaşırmadıkça Allah’ın adını anmayan Kemal öğretmen, başını nihayet kâğıttan kaldırıp bana dönüyor. Yakın gözlüklerinin üzerinden, pek de uzağında olmayan gözlerime dikiyor gözlerini.

-Oğlum, ne yazıyor bu kâğıtta haberin var mı? Resim dersinden muafiyet istemek de neyin nesi? Kaç yıllık öğretmenim, ne gördüm ne duydum! Bir fiziki engelin olur, beden dersine girmezsin; anlarım. Ne bileyim… Resim dersinden muafiyet de nerden çıktı şimdi?

“Böyle olmayacak…” diyorum içimden. İlkokul birinci sınıf talebesiyim, ama zehirim zehir! Ne zekâ, tövbe estağfurullah!

Hiç sesini çıkarmadan, çantamdan resim defterimi çıkartıyorum kibarca. Baştan başlayarak, dört haftadır yaptığım resimleri sırasıyla gösteriyorum Kemal öğretmene. Kemal öğretmen, yine çevik bir hareketle, yakın gözlüklerini konduruyor burnuna. Demek ki hâlâ yakınım kendisine…

-Ne var oğlum bunlarda? Neden bu resimleri gösteriyorsun? Ne güzel çizmişsin işte! Neden arkadaşların alay ediyormuş seninle, anlamadım gitti! Neden istemiyorsun resim derslerine girmeyi? Yahu, daha ilkokul birinci sınıftasın, kimse senden usta işi bir resim yapmanı istemiyor ki… Nedir bu pikosso kompleksi!

Kemal öğretmene derdimi bir türlü anlatamıyorum… Kibar da çocuğum, ağzımı açıp iki kelam edeceğim, ama o sinirle kaba bir söz sarf ederim diye kendimi zor tutuyorum. Kolay mı, Türkiye’nin ilk kadın banka müdiresinin torunuyum!

Müdür yardımcısı Kemal Bey dayanamıyor tabii benim bu suskunluğuma, sınıf öğretmenimiz Mukadder Hanım’ı çağırttırıyor yanımıza, nöbetçi öğrenci marifetiyle.

Mukadder Hanım, kısa yoldan özetliyor durumu:

-Kemal Bey, inanmayacaksınız belki, ama 1-A şubesindeki tüm öğrencilerim renk körü; Tuncer hariç. Nasıl bir tesadüf, nasıl bir kader, nasıl bir şey ben de anlamadım… Tuncer normal resimler yapıyor, ama arkadaşları onun ağaçlarını yeşil değil kırmızı, denizlerini mavi değil kahverengi görüyorlar. Haliyle de alay edip duruyorlar Tuncer’le.

Kemal Bey, şaşkınlıkla idarecilik arasında bir duyguya bürünüyor.

“Hmmm… Kemmmm… Küümmm…” derken, konuyu bağlıyor:

-Oğlum Tuncer, o zaman sen de arkadaşlarına göre boyayıver resimlerini. Ağaçları kırmızı, denizleri mor yapıver. Onlar da doğru görsünler!

Ben, Tuncer Kerimoğlu…

Dünyaca ünlü, belki de dünyaca en ünlü Türk ressamı!

Tabii, siz şimdi benim resim dünyasında evrensel olarak kabul edilmiş ve birçok takipçisi Tuncerî akımının temelini böyle attığımı sanacaksınız…

Yanılıyorsunuz.

Asıl temel, öğretmeniniz Mukadder Hanım’ın kör olduğu öğrenildikten sonra atıldı!