KADİR DANİŞ

Dibace

Havuç kafalı bir adam, arkadaşlarıyla takıldığı, Yüksek Kaldırım mevkili bir mekândan sabaha karşı ayrıldı. Yokuş aşağı Karaköy’e mi sallandırsa, yoksa bayırı tırmanıp Cadde-i Kebir’e mi çıksa diye kapının önünde bir an düşündü. Yukarı taban tepmekte karar kılıp gezinti maksadıyla yolunu ufaktan uzatarak Galata Meydanı’na çıktı. Şimdi, Pera’nın dört başını bürümüş çalgı çengi curcunası kulak kepçelerini yalayıp uyuşturulmaya hazır beynine akın ediyordu. Sersem sepelek arşınlamakta olduğu Galata Meydanı’ysa türedi ahenklerle mâlâmâl, dıptıs dıptıs, adeta yıkılıyordu.

Midesi istifrağ habercisi kasıntılar içinde, gözleri yarı kapalı, görüşü bulanık, dengesi yitik havuç kafalı adam; işbu dertler Silsilesine bir de dayanılmaz bir küçük abdest belası eklenince gürültüden kaçmak için bir ara sokağa seğirtme gafletinde bulundu. Allah iyi insanları, şu adamcağız gibi yanlış zamanda yanlış yerde bulunmaktan muhafaza eylesin, amin.

Girdiği sokakta sanki iklim değişmişti! Beş on adım gerisinin şamatası buraya ulaşmıyordu. Aksi gibi lambaları da yanmayan sokakta bir kabristan sessizliği hüküm sürüyordu.

Hava da bir anda serinlemişti nedense. İnsanın tüylerini ürperten, ağır ama keskin, korkulu bir rüzgâr vuu vuu diye esiyordu. Çöydürecek bir saçakaltı yahut iyice kuytu karanlık bir köşe arayan havuç kafalı adam, sokakta halihazırda göz gözü görmediğinden haşarı bir arnavutkaldırımı taşına takılıp yere kapaklandı. Üstelik tam o anda çakal çığlığı, çıyan tıslaması, kobra çıngırdaması, karga gaklaması, baykuş banlaması, kumru kuğurdaması gibi insana üç buçuk attıran acayip sesler işitti. Hem canı acıdığı, hem idrar kesesi artık iyiden iyiye ağırlaştığı hem de tüyleri diken diken olduğu için, “Dağ başı mı lan burası!?” diye veryansın edip belediyenin kıt hizmetine sövecekti ki… Bir anda ağzı burnu tıkandı! Ciğerleri eter kokusuyla doldu…

Havuç kafalı adam, ayıldığında kendini bir kâbusun ortasında buldu. En az filmlerdeki hayaletler kadar korkunç; kimi yan yatmış, kimi yosun tutmuş kadim mezar taşları ve servi heyulaları sarılıydı çepeçevre. Keşke bu kadarla kalsaydı! Ne idüğü belirsiz birtakım mahluklar etrafında zındık zındık raksediyor, Allah müstahaklarını versin; bir de auu, viyau, kıhkhıı misillü gavur gavur böğürüyorlardı. Dahası yere raptedilmiş, hareketine mahal vermeyecek şekilde bağlanmış, ağzı da tıkanmıştı zavallı adamın. Ve, ve… Aman ya Rabbi! Çirkin, nemrut, kaknem, leş kokulu bir kocakarı elinde zifte mi, katrana mı ne bulanmış bir hançerle, yamuk yumuk sarı dişlerini göstere göstere kendisine yaklaşıyordu! Havuç kafalı adam, can havliyle çırpınmaya çalıştı ki… Fıççık! Hançer boğazına saplandı. Foşurt! Gırtlağından bir kan fıskiyesi yükseldi. Taze kanın burcu burcu kokusu havayı zaptederken mahlukların keyif çığlıkları göğü tutmuştu.

 

 

PARTİ BİR

Şabat

 

Rûmî: .. … 132x
Milâdî: .. … 190x
SERVET
Her gün vakt-i zuhurda neşrolunur musavver
Osmanlı gazetesidir.
Nüshası 10 paradır.
TEVCİHAT
Gümüşhane mutasarrıfı saadetlû Hüsrev Beyefendi’ye terfîan rütbe-i ûlâ…
NİŞAN
Bank-ı Osmânî sâbık müdîr-i umûmîsi Sör Hamilton Lang cenaplarına murassa…
HAVADİS
Şu geçtiğimiz birkaç haftadır tebaa ve reayada huzûr u sükûn bırakmayan canavarın derdest edildiği Zaptiye nazırı devletlû, fehametlû, azametlû Muin Paşa Hazretleri’nce Bâb-ı Âlî camiasına nezaret-i celileleri mektûbî kaleminden tebşîr edilmiş olup ele geçirilen cânînin kurbanlarını iblisperestî âyinlerinde istimal ederek vahşiyâne ve bî-insâfâne katleden, tâbiiyeti ve cinsi meçhul acuze bir büyücü olduğu nezaretçe ifa ve icra edilen istintak ve isticvaplarda tebeyyün ve taayyün etmiş olmakla devlet ve millet için hiç şüphesiz büyük bir tehlike izhar ve teşkil eden bu korkunç mücrimin yakalanmasında bîpâyân gayret, himmet ve cehitleri olan meşhur ve mâruf husûsî hafiye Yıldırım Âgâh Beyefendi Hazretleri’ne makâm-ı hilâfet-penâhilerince mabeyn mektûbî kalemi vesâtatıyla teşekkür ve âferîn edilmekliği dahi tebliğ ve iş’ar edilmiş olmakla âsâyişin tekrar ve tarihimiz boyunca vuku bulduğu üzere berkemâl olduğu müjde olunur.
DAHİLİ TELGRAF
Sâye-i muvaffakiyet-vâye-i hazret-i padişahîde Merzifon ile Çorum arasında…

 

 

Ey Müslümanlar, ey Çıfıtlar, ey Nasrâniler; ey ateşe, ruha, dağa taşa yahut helvadan olsun herhangi nevden putlara tapıp perestiş edenler; ey Sâbiiler, ey Yezidiler, ey Hindûlar ve ey kararsız kalmışlar ve ey hiçbir ilah tanımayan, her sınıftan münkirler! İşbu risalede anlatılanlar Istanbullulardan başlayarak cümle cihan milletlerinin, gerçek denen nesnenin ne denli kaypak, kaygan, yandan çarklı ve yanardönerli olduğunu idrak edişinin inanılmaz kıssasından ibarettir.

Yedi düvelin malumu olduğu üzere kişioğlu ekmeğini kazanmak vasıtalığında pazu gücünden zemberekli, çarklı, buharlı, cereyanlı ve karasulu makinelere irtifa ettikte eski zamanlarda iman ve itikat edilen pek çok mucize ve kerameti, hâşâ hurafedir deyü terk etmiştir. Heyhat ki bu sözümona hurafe ve kuruntulara inanmayı bırakan beşeriyet, âlemi ve içindekileri artık tamamen anlayıp kavradığından emin olduğunda şe’niyet yahut realite derler gıcır gıcır bir cedit hurafe çoktan icat ve ihdas olunmuştu.

İşte semada tayyarelerin, deryada çelik sefinelerin ve zeminde otomobillerin fink attığı; sesin plaklara ve görüntünün fotoğrafi kâğıtlarına hapsedildiği günlerden bir gün; kâinat telakkisi natüralist, mesleki metotları rasyonalist bir hususi hafiye Cağaloğlu Polis Karakolu’nun sorgu odasında melül mahzun oturuyordu.

Odada pencere yahut menfez namına bir şey olmadığından duvarların ötesinden zerre ışık gelmiyordu. Hususi hafiye, masanın tepesinde asılı on mumluk zayıf ampülün aydınlığında bekliyordu. Endişeden bir salda, efkâr deryasının azgın sularıyla boğuşuyordu ki içeri Zaptiye nazırı girdi. Boş sandalyeye çömüveren Zaptiye nazırı çok öfkeliydi, çaresizliğe kapılmasına ramak kalmış insanların o ürkütücü vakarına bürünmüştü. Ağır hareketlerle Zigana işi gümüş tabakasından iki filitresiz cıgara çıkarıp birini dudaklarının arasına taktı. Diğerini horlayıcı bir edayla hafiyenin önüne fırlattı. Derken Fransız hususi imalatı zippo tarzı bir çakmağın teneke kapağını o bildik çıkırt sesiyle açıp kendi cıgarasını yaktı. Çakmağı söndürmeden hafiyeye de uzattı. İkramdaki nobranlığa bakılırsa nazırın ikinci hareketi nezaketten değil, alışkanlıktandı. Bu da tanıdık, hatta arkadaş olduklarını gösteriyordu.

Dedektif sakince, “Benzin tütünün tadını bozuyor, mirim. Gazlı çakmağın varsa onu rica edeyim,” dedi. Demesiyle nazır hazretlerinin de çakmağı şılaak diye masaya yapıştırması bir oldu. “Kendine gel ulan, şerefsiz!” diye haykırdı. Küçük dili ağzının derinliklerinde pençikbol gibi titriyordu. Küfrederken sinirle kasılıp devine devine ayağa sıçradığından sandalye devrilmiş, fesi yamulmuş, takımının ütüsü bozulmuştu. Eteklerinden tutup ceketini düzeltti, fesini doğrulttu, cebinden fırlayan köstekli saatini yerine koydu. Bu sırada sükûnetini bozmayan dedektif, itaatkâr bir tavırla uzanıp çakmağı masadan almış, cıgarasını bir güzel tellendirmişti. Bunca yıllık yareni nazır, şahsına ilk defa hakaret ediyordu. Meselenin ciddiyetini kendisi de fark etmişti. Sandalyeyi düzeltip oturan nazır, hışımla ama alçak sesle berikini kalaylamaya devam etti:

“Yahu sen dönen dolaplardan bihaber misin, bu ne rahatlık be adam!? İki vatandaş, hem de cami hazirelerinde, vahşice katledilmiş; sen cıgaranın tadını düşünüyorsun! Allah aşkına bilader; bu yaptığın dine, imana, insafa sığar mı?”  Hafiye gıkını çıkarmıyor, cıgarasının kültablasına yasladığı ucunu bir öyle, bir böyle çevirerek sağanağın dinmesini bekliyordu. Nazır, bir iki dudaklarını dişledi, ofladı. Derken sakinleşti. Eğilip elini dedektifin omzuna koydu:

“Kusura bakma, sana kızmaya hakkımız yok. Neticede sen resmî polis dahi değilsin, bize muavenet gayesiyle buradasın.”

Hafiye yapmacık bir “ıstağfurullah” yuvarlarken nazır hazretleri, “Lakin bak; buraya dosdoğru Yıldız’dan geldim,” diye sürdürdü. “Hünkârımız, o senin de yakından tanıdığın bildiğin, halim selim, neredeyse mülayim adam; bir saat evvel suratıma bile bakmadan, bastonuyla yerdeki ipek halıyı işaret edip, ‘Bu meseleyi derhal hallediniz! Aksi takdirde senden başlamakla beraber nicenizin kellesini nah şu halıya dizdiriveririm!’ diye gözümü adamakıllı korkuttu.” Paşa elini onaylar ifadeyle sallayıp, “Hakkı da var,” dedi. “Bâb-ı Âli camiasını zaptetmek hepten güçleşti. Sefaretler aba altından sopa gösteriyor.”

Dedektif sıkıntıyla alnını, gözlerini ovuşturup, “Benim…” diyecek oldu, “Benim, birazcık daha zamana ihtiyacım var, Muin.”

 

(DEVAM EDECEK…)