KADİR DANİŞ

Geride bırakılan son iki cumayı cumartesiye bağlayan gece; biri Nuruosmaniye, biri Süleymaniye Camii’nin haziresinde olmak üzere, kafasıyla gövdesi ayrı ayrı defnedilmiş iki ceset bulunmuştu. İki naaşta da gövdenin tıpatıp aynı yerlerinde yetmiş yedi bıçak darbesi vardı. Üstelik kafaüstü gömülmüşlerdi. Bedenlerle kelleler arasında, yine ikisinde de yedişer adım mesafe mevcuttu. Daha da şaşırtıcısı iki mevtanın da saçları havuç rengi, tenleri çilli, en az bir dişleri güdüktü. Sonracığıma, başlar ve gövdeler zeminden yedi adım derinlikte medfundular. Bereket, gök yarılmış gibi yağmur yağmış; çamurlaşıp yumuşayan toprak heyelana uğramıştı. Yoksa cesetlerin bulunması kabil değildi.

Geçtiğimiz iki hafta boyunca hava sıcak ve kuruydu, gökyüzünde zırnık bulut gözükmüyordu. Ne ki hikmetine akıl sır ermez; iki cumartesi günü de zeval vakti, yine yağmura dair hiçbir iz görülmezken birden bardaktan boşanırcasına rahmet yağmaya başlamıştı. Hava öyle köpürmüş, gökler öyle gümbürdemiş, öyle şimşekler çakmış, öyle yıldırımlar düşmüş, öyle kar boran fırtına kopmuştu ki pimpirikli bazı şeker hastası ihtiyarlar ikinci Nuh tufanı kopuyor sanıp boğularak ölmekten daha kolay olacağını düşündüklerinden tepsi tepsi baklavayı şöbiyeti mideye indirerek dört kolluyu boylamışlardı. Allah’a şükürlerde bulunup gelecek cumartesi de yine böyle yağmur yağması için dua ve niyaz eden tatlıcılar ve dünyanın kalabalığından şikâyetçi birtakım demografi âlimleri hariç halk; yağanın rahmet değil, zahmet olduğu kanaatindeydi. İnsan ilişkileri bir anda soğumuş, trafik kilitlenmiş, damarlardaki kanın harareti azaldığından ana rahmine düşen çocuk oranı günlük normal seyrinin altına inmişti. Yağmur dinip adam boyuna varan sular sellere kapılmaktan kurtulan kuşlar cıvıldamaya başlayınca evlat ve torun torba kısmı; mezarlık topraklarında kayma olduğu söylentisi yayıldığından, üfleye püfleye büyüklerinin ancak bayramdan bayrama ziyaret ettikleri kabirlerine varıp yerlerindeler mi diye müteveffaları yoklamak durumunda kalmıştı. Cesetler de hazirelerdeki rahmetlileri kontrole gelen şahıslar tarafından ihbar edilmişti zaten. Hafiye ile Zaptiye nazırının naklettiğimiz görüşmesinin vuku bulduğu cumartesi de yine aynı surette yağmur yağdı. Dedektif ve çırağı Fuad Sâni, ilk damladan beri karakolda diken üstünde bekleşiyorlardı. Yağmur dindikten bir müddet sonra bekledikleri haber erişti. Bu defa da Sultanahmet Camii’nin haziresinde bir maktul keşfedilmişti.

Hazire çamur deryasıydı. Vukuat mahalli tetkik memurları, toprağın suyla akıp gitmesiyle ayak tabanları meydana çıkan naaşı kaldırmak için hafiyeyi beklemişlerdi. Dedektif, kellenin keşfinin daha mühim olduğunu belirterek evvelemirde kesik başın aranmasını buyurdu. Az sonra, yine gövdeden yedi adım uzakta bulunan kelleyi tetkik ediyordu. Bu zavallı da havuç saçlı, çilliydi. Hafiye evvela, kurban pazarında hayvan seçerken yapıldığı gibi meftanın ağzını açıp dişlerine baktı, ön iki dişinin arasına kürdan soktu. Nihayetinde bir kulak çubuğunu iç yanaklarda ve damakta gezdirdikten sonra kokladı ve hatta, üzerinize afiyet, dilinin ucuyla şöyle bir tadına baktı. Doğrulup Fuad Sâni’nin omzuna vurdu. “Önceki maktullerin yaşları kaçtı?” diye sordu. Fuad Sâni tereddütsüz, “Otuz üç,” cevabını verdi, “Hayırdır, aklına bir şey mi geldi?” Hafiye bir kahkaha patlattı:

“Vakayı çözdüm, oğlum. Bu hadiseyi en acayip tecrübelerimizden biri olarak yad edeceğiz. Şimdi sen fırla, emniyete git. İstanbul’da hurma bozası satan yerlerin listesini, adreslerini, kayıtlarını kuyutlarını vesaire kap, konakta buluşalım.”

Fuad Sâni, gurup vakti konağa vardığında Yıldırım Âgâh, çalışma odasında bir yandan “Pencere açıldı Bilal oğlan”ı mırıldanıyor, bir yandan da dört ıspanaklı gözleme ve koçça bir kupa ekşi ayranla akşam yemeğini geçiştiriyordu. Şakirdi odaya girince oturmasını işaret edip önüne iki kitap sıpıttı. Bu hacimli, köhne kitaplardan birinin cildinde gavur harfleriyle Malleus Maleficarum ve diğerinde yine aynı elifbanın bizim kufiye benzer köşeli möşeli hattıyla Ave Satanas ibareleri muharrerdi. “Bunları fi tarihinde Latincemi ilerletmek için edinmiştim,” diye girdi söze hafiye. “Esasen Avrupa tarihindeki cadı avı hadiselerini doğru mütalaa etmek adına kıraati tavsiye edilebilecek iki zıt ve temel eserdir. Biri kilise mensupları tarafından cadıları teşhis ve derdest mevzularına dair yazılmış. Hikemî ve sıkıcı… Ötekinin bizzat bir cadı tarafından yazıldığı iddia ediliyor. Esrarengiz ve fevkalade eğlenceli bir eser.”

Sözün burasında son gözlemesinden kocaman bir lokma alan dedektif, lafın devamını bekleyen çırağına, ağzı tıka basa dolu olduğundan ancak homurdanarak Ave Satanas’ı açıp işaretli kısmı okumasını söyledi. Fuad Sâni, ayracı masanın üstüne koyup işaretli kısmın kenarlarına kurşun kalemle karalanmış, dedektifin enteresan bulduğu için vaktiyle tercüme ettiği meali okumaya başladı:

Büyücü bacıların Leys-i Fer’e en sehil suretle

müracaatleri için talimatname

Ave. Geçici olmayan karanlığın, daimi çirkinliğin ve ebedî kötülüğün efendisi Leys-i Fer’i yardım ve himmete davet, ancak sebt yahut şabat, yani cumayı cumartesiye bağlayan gece mümkündür. Sen! Ey yeryüzünün en aşüfte, en sinsi, en yılan karısı olmaya namzet muhterem bacım! Yedi sebt gecesi; satirden olma, havvakızından doğma yedi melezle aynı anda raks-ı cehennemî etmekliğin lazım gelir. Yoksa ayin layıkıyla vaki olmayıp babamız ve efendimiz davetine icabet etmeye. Akabinde hurma bozasına müptela, otuz üç yaşını doldurmuş, havuç saçlı, çilli, ağzından en az bir dişi eksik erkek ve safkan bir âdemoğlunu, kara kedi kanıyla sıvanmış bir muhammesin ortasında Pater Noster’i okuya okuya, yetmiş yedi yerinden hançer saplamak suretiyle kurban etsen gerek. Yoksa ayin layıkıyla vaki olmayıp babamız ve efendimiz davetine icabet etmeye. Unutma; ayinler, şehrin en büyük yedi mabedinde, varsa bu mabetlerin hazirelerinde sebketse gerek. Bu maddelerden hiçbiri noksan olmaya. Yedinci şabat gecesi, yedinci kurbanlığı da kurban ettikten maada, hürmetle intizar edesin. Efendimiz sana görünecektir. Niyaz edesin, O’nun behişti bu dünyadadır, münacatın kesinkes müstecap olur. Ave.

Fuad Sâni başını kaldırınca hafiye, “Şu son maktülün ağzında hurma bozası kalıntılarına rastladım. Üstelik, artık tahmin edebileceğin gibi, birkaç dişi de eksikti,” dedi. Önceki maktullerin dosyalarını koltuğunun altına sıkıştırıp ayaklandı.

“Ne yani bir büyücüyü, bir cadıyı mı arıyoruz?” diye sual etti Fuad Sâni.

“Yoo, bir şarlatanı. Bu hurafelere inanmıyorsan tabii…”

Koca kentte, hepsi Beyoğlu’nda olmak üzere, ancak birkaç mekân hurma bozası barındırıyordu. Onlar da, sonuncusu hariç, hep “aman bulunsun” diyerek kim bilir ne zaman satın almışlar, sonra hiç talep olmadığından handiyse hurma bozaları bulunduğunu bile unutmuşlardı. Maktullerin isimlerine aşina çıkmadılar, gösterilen fotoğrafilerden de teşhis edemediler. Son adres, Yüksekkaldırım’da hususi bir kulüptü. Tabelasında İngiliz fonetiğiyle Türkçe “Havuch Kapha” yazılıydı. Dedektif ve şakirdinin içeri seğirttiği batakhane; duvar kâğıtlarından kartonpiyerlere, peçetelerden parke ve pimapenlere kadar hep turuncu tonlarında döşenmişti. Saat epey ilerlemiş bulunuyordu. Böyle kerih yerlerin tam çarşı vakti olmasına rağmen içeride beş müşteri ya var ya yoktu. Tesadüfe bak ki bunlar da turuncu saçlıydı. Çoktan zom olmuşlar, içinde narenciye isimleri geçen şarkılar söylüyor, gülünç figürlerle güya raks ediyorlardı. Saki, şişelerin dizildiği tezgâhın arkasında, elinde dürülmüş bir gazete, sinek avlıyordu. Patron, sual edilince kovaladığı sinekten gözlerini ayırmadan “Hayırdır”ı yapıştırdı. Beylerin polisle çalıştığını öğrenince, “Koridorun sonundaki kapı,” tarifini lütfetti.

Kapıyı çalıp içeri girdiklerinde yazıhane usulü döşenmiş odada kara kara düşünen, efkârlı bir başka turuncu kafalı adamla karşılaştılar. Adamcağızın yumruğunu sıkıp dişleye dişleye, ızdırap içinde anlattığına göre birkaç hafta evveline kadar müessesesi, Avrupa’nın ve belki de dünyanın yalnızca turuncu saçlıların kabul edildiği tek derneğiydi. Burasını yedi senelik emekle bir medeniyet beşiği, ari ırka mahsus bir gen havuzu haline getirmişti. Tüm şehirden turuncu saçlı erkekler, her akşam burada toplanıyor; fermente bal ve ispesiyal ekşi hurma bozası gibi rengi makbul badeleri sek, diğerlerini portakal vesair turunçgilin suyuna karıştırıp içiyor, yine havuç kafalı kepazelerle mâlâyâni ve lagaluga eyliyorlardı. Ne var ki birkaç haftadır en gedikli müşterilerinden birkaçı sırra kadem basmış, haklarında feci dedikodular almış yürümüş, benzer akıbete uğramaktan ürken müşteriler eşikten içeri adım atmaz olmuştu. Beylerin az evvel rastladığı küfelikler de maaşların şimdengerü nakden tediyesinin imkânsız olduğunu çakıp meşrubata dadanan kavaslardı zaten. Evet, fotoğrafileri gösterilen zavallıları tanıyor, isimleri de hatırında. Hatta sohbet etmişliği de vaki. Hatta ve hatta işte şu, şu, şu nam ve şöhretteki üç adam da birkaç haftadır kayıp. Birer birer kayboldular, alkarısı dadandı diye şayialar yayıldı. Polise gitmemiş olur mu hiç, tabii ki gitmiş ve fakat memurlar, “Müşteridir beykardeşim, canı istemez gelmez!” deyü yol vermişler. Yine de devletimize ve kolluk kuvvetlerimize itimadı sağlam. En kısa zamanda faillerin bulunup cezalandırılacağını ve ekmek teknesinin de hayırlısıyla, tez elden tekrar ana baba günü gibi müşteriyle dolup taşacağını temenni ediyor.

Hafiye, üç muhtemel kurbanın daha olduğunu öğrenince yazıhanedeki telefondan derhal emniyeti aradı. Bütün büyük camilerin hazirelerinin, soruşturmanın selameti açısından son derece sessizce, hemencecik taharri ve tefahhus edilmesinin elzem olduğunu ifade etti. Kendileri ya burada ya Cağaloğlu Emniyeti’nde olacaklardı.

Mekân sahibinin terli elleriyle tokalaşıp yaşlı gözlerine bakarak vedalaştılar. Yazıhaneden çıkınca lobideki yüksek taburelere oturdular. Hafiye, hâlâ sinek kovalayan gence, “Şu hurma bozasından doldur bakalım, delikanlı,” diye seslendi. Çocukcağız, neye uğradığını şaşırıp, “Aha, müşteri!” misillü mırıldanıp toparlandı. Fuad Sâni’ye, “Siz ne buyurursunuz, efendim?” diye sorunca, “Maccutcheon, yalnız dudak payı da bırak,” cevabını aldı.

Beklerken sıkılan Fuad Sâni, gürültü ve zırıltılarından usandığı zilzurna kavaslara, “Kesin lan!” diye posta koydu. Herifçiler bir iki dayılanacak olduysalar da hafiye sırıtıp Zaptiye Ehl-i Vukuf rozetini görünce kıçın kıçın yerlerine oturdular. Sermestlerin çığırtıları kesilince Fuad Sâni delikanlıya, âdetten olduğu üzre bir parmak doldurulmuş kadehi kaldırıp gencin gözüne gözüne tutarak, “Siyahiye benzer bir yanım mı var ulan!?” diye çıkıştı. “Arap dudağı payı bırakmışsın!” Biçarenin elinin ayağının dolaştığını görünce merhamete geldi. Sesini alçaltıp, “Neyse, şu gramofona bi’ plak koy bakalım,” buyurdu. Hafiye bıyık altından gülerken kopil, nevzuhur cız mıdır, caz mıdır ne karın ağrısıysa bir musikiye methiyeler düzerek plaklar arasından plak beğendi. Cihaza taktı, iğneyi oturttu.

“Efendim, bu musıki ayığı bayıltır, baygını ayıltırmış,” demesiyle mekândaki herkesin müthiş bir cızırtının tesiriyle yerinden hoplaması bir oldu. Biçare oğlan bozuk plağı çıkarmış, yerine bir başkasını yerleştiriyordu ki hafiye fondiplediği kadehi masaya vurarak, “İstemez,” diye homurdandı. Disko topunun altından yürüyüp dışarı çıktılar. Bir taksi paytonu çevirip İstanbul’a geçtiler.

Cağaloğlu’nda başkomiser Şekip Bey de kendilerini bekliyordu. Üç büyük camide, aynı hususiyetlerde üç maktul daha keşfedilmişti. Ceset sayısı altı ediyordu. Başkomiserin yüzünü belirgin bir kaygı yaladı geçti. Dedektif, “Müsterih olun komiser bey, faili haftaya cumartesi ele geçireceğiz. Zira zannediyorum ki bir sonraki katli Fatih Camii haziresinde îka edecek,” diyerek sırtını sıvazladı.

Başkomiser, çırağıyla beraber kapıya seğirten hafiyenin arkasından, “Cesetleri kabristanlara sonradan taşımadığını nereden biliyorsunuz?” diye seslenecek olduysa da aldığı yegâne cevap, “Siz orasını karıştırmayın, beyefendi!” oldu.