KADİR DANİŞ

Yedi büyük Müslüman mabedinden, haziresinde cinayet işlenmemiş yek tanesi olan Fatih Camii’nde, son faciayı müteakip cumayı cumartesiye bağlayan gece yarısı hafiye, çırağı ve kâfi miktarda kolluk kuvveti; servi dallarına sinmiş, mezartaşlarının arkasına siperlenmiş, çalı aralarına pusup saklanmış bekliyordu. Cadı, umacı, büyücü yahut ona mukabil bir şey gören, ıslıkla Hamidiye Marşı’nı öttürecek; böylece mesai arkadaşlarını haberdar edecekti.

Beklenen ıslık hazirenin en ücra köşesinden geldi. Hafiye ve emrindeki polisler tırnak ve ayrık otlarının arasından sürüne sürüne işaret edilen yere yaklaştılar. Bir çemberin içine ters istavroz çizilmiş, onun da üzerine üstünde keçi midir teke midir bir mel’un boynuzlu hayvanın kafası nakışlı yıldız kondurulmuştu. Daha da beteri, gavurcada pentagram denen bu şeklin tam ortasına turuncu saçlı; kuvvetle muhtemel noksan dişli, hurma bozası müptelası ve otuz üç yaşında bir adam sereserpe, baygın uzanmıştı. Çemberin etrafında, yüzünün yarısını kıllı bir et beni kaplayan acuzeden başka yedi de hatun kişi bulunuyordu ki vasfa gelmeyecek güzellikteydiler, tenleri ışıl ışıl parlıyordu. Çemberin etrafında döne döne hebele hübele bir lisanla korkutucu szler geveleyen büyücü karı, evvela viyaklaya viyaklaya can veren kara kedinin bağırsaklarındaki kazuratı her tarafına buladı. Bu sırada hafiye, adamlarına halen beklemelerini işmar ediyordu. Zira manzara merakın kamçılamıştı. Derken alkarısı belinden iri, kavisli bir hançer çekip, “Ave!” diye haykırarak zavallı kurbanın gırtlağına ilk darbeyi koyacaktı ki… Duf! Hafiyenin tabancasından çıkan domdom kurşunu cadının hançerli elini havaya uçurup parçalara ayırdı! Acuzenin iğrenç çığlığı ağaçlardaki kargaları havalandırırken yedi nefis dilber, yedi korkunç yarı insan yarı keçi yaratıklara dönüştüler! Mahluklar derhal toynaklarını takırdatatakırdata palamarı kopardığında birkaç polis memuru derhal büyücüyü künde etmiş, yere saplanan hançeri şeffaf delil torbasına koymuş, baygın kurbanın başından aşağı bir güğüm soğuk su boşaltıp ayıltmıştı. Dedektif, şeker hatunların canavarlara münkalip olduğunu o da gördü mü diye Fuad Sâni’yi dürtüklerken polis memurları sihirbaz karıyı ekip otosuna sürüklüyordu. Bu esnada alkarısı, eli kopuk kolunuhafiyeye doğru sallayıp, “Beni nasıl hatırlamazsın, Yıldırım!?” diye var gücüyle nida etti. “Sana kehanet ettiğim zamanlar işte erişti. Ben burada yalnızca sana yardım etmeye çalışıyordum. Deccal’i alt etmek için bizzat İblis’e ihtiyacımız var. Unutma, savaşı İblis’in safı kazanacak. Yazılmış olan gerçekleşir!”

Büyük dedektif müteakip haftayı çokluk akıl kovasını dipsiz fikir kuyularına sarkıtıp sakalını, bıyığını sıvazlayarak geçirdi. Şu son hadisenin zihninde intaç ettiği devasa meseleye bir çözüm arıyordu. Cadı hadisesine toptan manyaklık deyip geçiştirse bile, şekil değiştiren yaratıkları alışageldiği metotlarla açıklayamıyordu.

Bir gün yine çalışma odasında oturmuş, işin içinden çıkmaya çalışıyordu. Şu son tecrübeyi ilmî usullerle, en azından kendine izah etmesi lazım geliyordu ki delirmesin! Cadı karı büyük dedektife kendisini hatırlayıp hatırlamadığını niçin sormuştu? Hele esrarın büyüğü, nasıl bir gözbağcılık o yedi yaratığın suret değiştiriyor görünmelerini sağlıyordu? Bu esnada telefon çaldı. Fuad Sâni, an itibariyle Cerrahpaşa Hastanesi’nin morgunda olduğunu, kendisinin de mutlaka teşrif etmesi lazım geldiğini, zira müşahede etmesi elzem bir gelişme peydahlandığını arz etti.

Dedektif, gark olduğu ideolojik problemlerden bir nebze uzaklaşır, kafası dağılır umuduyla gittiği morgda meseleyi hepten çıkmaza sokacak bir gelişmeyle karşı karşıya kaldı.

Bilafasıla yutkunup mendiliyle alnının terini silip duran adli tabibin eli ayağı titriyor, düzgün konuşamıyordu. Kekeleyerek ifade edebildiği kadarıyla cadı hadisesinde firar eden yaratıklar aynı gece ele geçirilmiş, göz altına alınmıştı. Mahbeslerinden kaba kuvvet tarikiyle kaçmayı denemişler, netice elde edemeyince daha sinsice bir silaha davranmışlardı. Rutin kontrolde nezarethane gardiyanları, at mıdır hınzır mıdır ne idüğü belirsiz hilkat garibesi mahlukların uçup yerlerine peri güzelliğinde hatunların geldiğini görünce birçoğu kendini tutamamış, “Ay bize bir şeyler oluyor!” diyerek bayılmışlar. Geri kalanlar ise karşılarındaki güzellik abidelerinin etkisiyle akıllarını yitirmiş. Ölgün baygın gardiyanların kemerlerinde asılı anahtarlara ulaşmak artık çocuk oyuncağı sayıldığından yaratıklar bu yolla parmaklıklar ardından kurtulmuş.

Aynı sihir, karılar bodrum kattaki nezarethaneden karakolun zemin katına çıktıklarında da devam etmiş. Komiserinden kâtibine herkes; ya temaşa hazzıyla şuurlarını kaybedip düşüyor yahut kadınların eteklerine sarılıyor, bastıkları yere yüzlerini sürüyor, adımlarıyla beraber havalanan tozu yalayıp yutuyormuş. Bereket, bir arabacıyla kavga ettiği için bir iki saat evvel derdest edilmiş ve tam o esnada salıverilmek üzere bekleyen mütekait bir hadımağa, fütüvvete gelip yaradana sığınarak büyüye tutulmuş polislerden birinin revolveriyle hatunları birer birer haklamış. Kadınlar geberirken tekrar canavara dönüşünce, sihre maruz kalanlar ayılmış, “Vah bize, yazıklar olsun adamlığımıza!” deyü hacaletlerinden yakalarını yırtıp saçlarını başlarını yolmaya başlamışlar. Hadımağa, olan biteni idrake uğraşıyor, tabancanın namlusuyla saçını kaşıyormuş. Derken, “Yahu, şu nefis, adamı ne hallere sokuyor!? Ömrümde ilk defa noksanlığıma şükrediyorum,” diye mırıldanarak revolveri zimmetli memura iade edip yoluna gitmiş.

Neyse, mevzu, kabih karıların sihirli ışıltısı üst kattaki odasına ulaşınca böyle bir mayhoş olup gevşeyen serkomisere aktarılmış. O da canavar leşlerinin gerekli tetkikatın icrası için adli tabibe havalesini emretmiş. Müstehak olduğu madalya ve ikramiyeye kavuşabilsin diye de kahraman hadımağaya haber yollatmış.

Hayretten parmaklarını ilk dişleyenler, leşlerin nakli için karakola gelen ambulans hekimleri olmuş. Ölümün ve insanın binbir makûlesi bulunduğundan hayli hayli görmüş geçirmiş, tecrübeli meslek erbapları olmalarına rağmen böylesine ömürlerinde rastgelmemişler. Cesetler fosforlu resimler gibi bir öyle bir böyle görünüyormuş. Bakanlar ilkin ölü canavarları görüyor, gözlerini kırpınca cesetlerin huri naaşına döndüğüne şahit oluyorlarmış. Yumruklarıyla gözlerini ovuşturup tekrar tekrar bakıyor; her defasında bir canavarlarla, bir hurilerle karşılaşıyorlarmış.

Cesetler torbalar içinde ambulansa aktarılırken mahalle sakinleri çoktan toplanmış; böyle feryat figana sebebiyet veren ölülere bir kerecik olsun nazar edebilmek için polislerle kavgaya tutuşmuşlar. Kısa süre içinde kavga öyle büyümüş ki serkomiser kardeş kanı akmasına ramak kala havaya bir el kurşun sıkmış ve görevlilere başıyla halka müsaade etmelerini işmar etmiş. Mal bulmuş mağribi gibi ceset torbalarına saldıran mahalleli, fermuarları açtığı gibi çocukların ödü kopmuş, hamile kadınlar bayılıvermiş, morukların burunları ve kulakları düşmüş. Bu sırada yanında bir polis memuruyla karakola, madalya ve ikramiye almaya geri dönen muzaffer hadımağa, kargaşanın sebebini kavrayınca başını, bu defa parmağıyla, kaşımış. “Arkadaş, şu merak ne acayip şey yahu…” diye mırıldanıp artık dünyanın sonunu getireceğine inandığı mevzubahis iki huyu düşünüp esefle başını sallamış.