ESAD BAKİ KOÇ

Stefan Zweig 22 Şubat 1942’de Rio de Janeiro’da, karısı Lotte Altmann ile birlikte intihar ettiğinde arkasında biri tamamlanmış, ikisi yarım kalmış üç roman, sayısız öykü, novellalar, biyografiler, Monografiler, denemeler, tiyatro eserleri, 500’e yakın şiir ve on binlerce mektup bırakmıştı. 1920’li ve 30’lu yıllarda dünyanın en çok okunan yazarlarından biri olan Zweig, henüz hayattayken Milletler Cemiyeti’nden, “eserleri en çok yabancı dile çevrilen yazar” övgüsünü almış ve bu mutluluğu yaşamıştı. Peki, Zweig’ın eserlerinin geçmişten bugüne kendi ülkesinde olduğu kadar dünyanın birçok coğrafyasında “hadden-efzun” ilgi görmesinin nedeni neydi? Zweig, ölümünün üzerinden bir asra yakın zaman geçmesine rağmen kitaplarının bütün dünyada hâlâ çok satanlar listesinde üst sıralarda olduğunu görseydi neler hissederdi? Elbette ki bu sorunun yanıtını almamız mümkün değil. Ancak dünya yazınında kendine özgü bir damar açmış, kitapları bugün bile değerinden hiçbir şey kaybetmemiş, tiyatro yapıtları defalarca sahnelenmiş, şiirleri bestelenmiş ve eserleri daha kendisi hayattayken kült olmuş bir yazara gösterilen bu teveccühün nedenlerine ilişkin yüzeysel bir arkeolojik kazı yapabiliriz. Öncesinde Zweig’ın etkileyici öz yaşam öyküsüne kısa bir göz atmakta fayda görüyoruz.

 

Stefan Zweig, 1881 yılında Viyana’da varlıklı bir ailenin çocuğu olarak dünyaya geldi. Hem ailesinin sunduğu olanaklar hem de Viyana’nın kültürel ve sanatsal faaliyetler bakımından zengin bir kent olması hasebiyle çocukluk ve ilk gençlik yıllarını hayli verimli geçirdi. Üst bir yaşam normu için yabancı dil öğrendi, İngilizce, Fransızca, İtalyanca ve Yunancaya hâkim oldu. Viyana ve Berlin Üniversiteleri’nde Felsefe öğrenimi almanın yanı sıra yazı hayatına şiirle adım attı. Şiir konusunda Hugo von Hofmannsthal ve Rainer Maria Rilke’dan etkilendi. Frederike von Winternitz ile yaptığı ilk evliliğinden sonra edebî olarak en verimli dönemini yaşadı. Ayrıntılı biyografisini kaleme alan Hartmut Müller’in ifadesiyle Zweig, “[…]1920’li ve 30’lu yıllarda Alman dilinin en çok okunan yazarları arasındaydı. Kitapları milyonlarca baskıya ulaştı ve elliyi aşkın dile tercüme edildi.” Ancak Zweig’ın yazın alanındaki başarısının verdiği baş döndüren mutluluk hâli uzun sürmedi. Avrupa kıtasına musallat olan otoriter rejimler kendilerine muhalif olarak gördüğü birçok yazarı ve edebî eseri yasakladı. Zweig da bu “cadı avı”ndan nasibini aldı. 1933 yılında Naziler Yahudi kökenli olduğu gerekçesiyle Zweig’ın her biri diğerinden kıymetli bütün kitaplarını yaktı. Bu akılalmaz trajedi karşısında iç dünyasında büyük travmalar yaşayan Zweig, âdeta bir iç çöküş yaşadı.

 

Bir yıl sonra evi Gestapo tarafından büyük bir sorumsuzlukla arandı ve Zweig özelde kendi ülkesinin genelde ise bütün bir Avrupa kıtasının içine düştüğü bu çöküşten kurtulmanın çaresini yurdunu terk etme kararı alarak bulmaya çalıştı. Kitaplarını yanına alarak gönülsüz bir sürgüne çıktı. Önce İngiltere’ye sonrasında ise ikinci eşi Lotte ile birlikte Amerika kıtasına gitti. Ömrünün son demlerini Brezilya’da geçirdi. Memleketi Viyana’dan gelen can sıkıcı haberlere daha fazla tahammül edemedi ve kısa bir veda mektubu yazarak karısı Lotte ile birlikte intihar etti. Dostu Thomas Mann eski karısı Frederike’ye yazdığı bir mektupta bu intihardan duyduğu üzüntüyü şu şekilde dile getirdi: “Yine bizden biri büyük dünya yenilenmesi karşısında yelkenleri suya indirerek, iflas bayrağını çekerek intihar etti. Ezeli düşmanlarını sevindirmek zorunda mıydı? Bununla meşgul olamayacak kadar bencildi.”

 

Ruhsal ızdırapları eserlerinde vücut buldu

Zweig’ın öz yaşam öyküsü, bize eserlerinin ezoterik tahlili açısından oldukça yararlı ipuçları sunuyor. I. ve II. Dünya savaşlarına yakinen tanıklık etmesi, Nazilerin tarassutuna maruz kalması, hayalindeki ulus-üstü Avrupa idealinin hâk ile yeksân olması, kalp kırıklıkları, umutsuzluğu ve heybesine doldurduğu büyük acıları ile sürgün yaşamış olması eserlerine hemen her anlamda tesir etti. Özellikle baskıcı, otoriteryan, farklılıklara ve düşünce özgürlüğüne hayat hakkı tanımayan Nazi zulmünün ruhunda yarattığı travmanın izlerini, öykü, roman ve tiyatro eserlerinde hissedilir derecede gözlemlemek mümkün. Örneğin en popüler eserlerinden biri olan Satranç’ın ana karakteri olan Dr. B.’nin Gestapo’ya ait bir otel odasında yaşadığı tecrit ve öykünün tema izleği bize Zweig’ın biyografisiyle birçok benzerlik kurmamıza olanak sağlar. Zweig, öyküdeki satrancı sembolik bir değer olarak kullanıp reel hayata göndermelerde bulunur. Hatta öykünün diğer karakteri Czentovic’le ilgili dikkat çekici bir ayrıntı kullanarak kendisini sabun reklamlarında kullandırır. Öykü tamamen satranç üzerine inşa edilmişken, kitabın daha ilk sayfalarında sabun reklamından bahsedilmesi oldukça tuhaftır. Ancak Zweig’ın bu eseri yayımladığı yıllarda “sabun” kelimesinin salt temizlik için kullanılan bir madde değil, aynı zamanda Hitler’in Yahudileri öldürerek sabuna dönüştürdüğü varsayımı da hayli yaygındır.

 

Öykünün yanı sıra biyografi alanında da birbirinden güzel eserler veren Zweig, hayatını ele aldığı Heinrich von Kleist için şunu söyler: “Goethe gibi güçlü ve hayatın efendisi olan kişilerin yanında, bazen ölmeyi beceren ve ölümden zamanı aşan bir şiir yaratabilen biri de bulunmalıdır.” Zweig hakkında çalışmalarda bulunan bazı araştırmacılar bu sözlerin kendisi için de tekrarlanabileceğini söylerler. İlginç olan şudur ki, Heinrich von Kleist (1777-1811) Zweig’dan çok önce sevgilisiyle birlikte yaşamına son vermiştir. Bu durumda Zweig’ın eserlerinde ele aldığı kişilerin yaşamlarından öykünerek başta ölüm biçimi olmak üzere birçok şeyi yaşamına adapte ettiği gibi bir sonuca varmak da mümkün.

 

Freud’u hayran bırakan psikolojik tahliller

Zweig’ın en belirgin özelliklerinden biri de hiç kuşkusuz eserlerinde özenle libas giydirdiği karakterlerin iç dünyalarına derinlemesine nüfuz etmesi, insan ruhunun en kuytu köşelerini büyük bir ustalıkla betimlemesi ve okurun karakterlerle özdeşleşmesini sağlamasıdır. Biyografilerindeki ruhsal çözümlemelerin yanı sıra öykü ve romanlarındaki kahramanlarının öz benliklerine ilişkin psikolojik tahlillerde başarısının sırrını, kendisinin felsefe alanında doktora yapmış olmasına ve Sigmund Freud ile yakın dost olmasına bağlayabiliriz. Freud kendisine yazdığı bir mektupta hayranlığını şöyle dile getirir: “[…] Severek okuduğum yapıtlarınızda, üstün değerlere sahip insanın iç dünyasının derinliğini nasıl zevkle okuduğum, bazı antik heykellerin gövdelerini saran şeffaf elbiseler gibi düşünceye şekil eren ustalıklı dilinize nasıl hayran olduğumu size söylemek benim için bir gereksinim.”

 

Zweig, eserlerinde âdeta tanrısal bir anlatımla karakterlerin bilinçaltına iner, olay ve durumlar karşısında onların ruh dünyalarındaki değişim ve dönüşümleri psikoloji ve psikiyatri ilminin imbiğinden süzer, anlam kaymalarına ve anlaşılmazlıklara mahal vermeden okurun önüne sade, açık ve anlaşılır betimlemeler halinde sunar. Örneğin, Korku adlı eserinde kocasını aldatan Irene’nin eşinin durumu fark etmesiyle birlikte içinde patlayan volkanları ve korkuyu; Bir Kadının Yaşamından 24 Saat kitabında Mrs. C.’nin iç dünyasında hissettiklerini; Bilinmeyen Bir Kadının Mektubu’nda gururuna düşkün bir kadının çocuğunu bir başına türlü zorluklar içinde büyütmesini; Wondrak’ta çirkinliği yüzünden çevresinden baskı görerek dışlanan/ötekileştirilen bir kadının tecavüze uğrayıp hamile kalmasını ve çocuğunu en iyi şekilde yetiştirmek isteyişindeki annelik güdüsünü; Karışık Duygular’da Roland adındaki genç adamın içini yakan vicdan azabını ve yine Satranç’ta Gestapo’nun zulmüne maruz kalan ve âdeta çıldırma raddesine gelen Dr. B.’nin hislerini büyük bir ustalıkla ve harikulade psikolojik betimlemelerle okura yansıtır.

 

Kadınları anlatmada çok başarılı

Zweig’ın özellikle kadınların iç dünyalarına ilişkin yaptığı psikanalitik tahliller şaşırtıcı derecede başarılıdır. Şaşırtıcıdır zira, bir kadın olmamasına karşın, kadınların ruh dünyalarında olan biteni, tutkularını, merhametlerini hasılı tüm hissiyatlarını etkileyici bir biçimde anlatmaktadır. Bir Kadının Yaşamından 24 Saat adlı eserinde bir erkeğin kadın ruhuna bu denli nüfuz etmesi edebiyat dünyasında nadir görülen durumlardan biridir.

 

Değinmekte fayda gördüğümüz bir diğer husus da Zweig’ın güçlü bir empati yeteneğine sahip oluşudur. Bu özelliği biyografi türünde kaleme aldığı eserlerinde çok açıktır. Zweig, birbirinden farklı kişilerin öz yaşam öykülerini kaleme alırken onların acılarını ve sevinçlerini yüreğinin derinliklerinde hissetmiş, başkalarının acıları ile acı çekerek empati kavramının hakkını vermiştir. Bütün bu acıları ifade edilebilir bir düzeye taşıyarak okurda aynıyla yaşatması ise Zweig’ın edebî başarısının altında yatan en önemli etkenlerden biri olmuştur. Savaş karşıtı oluşu, her şartta ve koşulda insanı yüceltmesi ve insan sevgisini vurgulaması onun eserlerine etki etmiş diğer unsurlar olarak göze çarpmaktadır. Gorki, Zweig’ın hümanist tarafına ilişkin şu tespiti yapar: “Sanıyorum ondan önce bak hiç kimse, böylesine etkili, böylesine şaşırtıcı bir yumuşaklıkla, insana sevgiyi anlatmadı.”

 

Zweig, hiç kuşkusuz çağının en büyük tanıklarından biri. Brezilya’da sürgündeyken yazdığı Dünün Dünyası adlı eserinde kendi acılarını değil ait olduğu kuşağın öyküsünü anlatır. Benzer buhranların günümüzde de devam ediyor olması oku okurun Zweig’a gösterdiği ilginin bir başka nedeni. Her yönüyle okunmayı hak eden bir yazar olduğunu belirterek Zweig’ı herkese tavsiye ediyoruz.