KEMAL H. KAPRAT

Üç Kemaller, Türk edebiyatında çığır açmış kimselerdir. Aşağı yukarı 1950 ila 1980 arasında ana eserlerini vermiş olan bu isimler, Türk edebiyatının kişiye dönük, memleket gerçeklerini ve Kemal Tahir’in yaptığı gibi tarihi güncelleştirip tutumunun bir parçası haline getiren bir dönemin yazarlarıdır.

İsim benzerliklerine rağmen hem kişilik, hem konu hem de üslup bakımından çok farklı olan bu üç yazarı şahsen tanıdım. Üçüyle de çok kez görüştüm, çeşitli konular üzerine sohbetler yaptım ve hararetli tartışmalara girdim. Böylece bu yazarları sadece kişilikleriyle değil, geldikleri sosyal, kültürel ortamları ve hayat tecrübeleriyle tanıma fırsatı buldum.

Soldan sağa: Yaşar Kemal, Orhan Kemal, Mahmut Makal, Sait Faik Abasıyanık

Aslında onlardan daha evvel Aziz Nesin’in Marko Paşa dergisini, Yaşar Ne Yaşar Ne Yaşamaz’ı ve başka eserlerini okumuş hayran kalmıştım. Sonra onunla da şahsen tanıştım, Çatalca’da, kurduğu vakıfta ziyaret ettim. Hatta onun yetiştiği coğrafi ve sosyal ortamı daha yakından görmek için Çeltik Suyu’na yakın birkaç tepe üzerine kurulmuş köyünü de ziyaret ettim. O civara 1968 yılında iç göçlerle ilgili araştırma ve göçmen veren bölgeyi incelemek için gitmiştim. Amacım İstanbul’un gecekondulara yerleşmiş bazı köy kökenli göçmenlerin geldiği yerleri incelemek ve köyden şehre göçün nedenlerini anlamaktı. Şebinkarahisar’da bir otelde kalıyor ve gündüzleri köylerde araştırmamı yapıyordum. Ana yollar oldukça bakımlı olduğu için kendi arabamı kullanıyordum. Aziz Nesin’in köyüne giden yol çukur ve çok bozuk olduğu için benim arabamla oraya gidemez oldum. Nihayet Şebinkarahisar kaymakamının cipiyle Aziz Nesin’in köyüne ulaşabildim. Yerel kıyafetler giymiş, güneşlenen birkaç genç kızı uzaktan görmüş, birkaç köylüyle görüşebildimse de bildiğimin dışında fazla bir şey öğrenememiştim.

O bölgenin 19. yüzyıl sosyal tarihini göçler belirlemiştir. Karadeniz’deki limanlar 19. yüzyılda artan ticaretle geliştikçe Giresun (orada da inceleme yapmıştım), Ünye, Trabzon gibi liman şehirlerine civar ovalardan ve köylerden göçmenler gelmiş, ilk gelenler genelde fakir ve ziraata elverişli olmayan, oldukça yüksek tepelerde yaşayan köylüler olmuştur. Onlardan boşalan yerlere hayvancılıkla geçinen Türkmen, Yörük ve sair aşiretler yerleşmiştir. Liman şehirlerine gelenler ve Rusya’ya gidenler arasında Ermeniler ve Rumlar önemli sayıdaydı. İhtimal Aziz Nesin’in köyü de Türkmen-Yörük köyü yerleşimiydi, çünkü Aziz Nesin’in yazılarında asi bir ruh, bir azgınlık havası, devlete meydan okuma, korkusuzluk var ki bunun da o civarın coğrafyasından, kültüründen ve davranışlardan kaynaklandığını görmek mümkündür. Aziz Nesin’i daha yakından tanımak ve inceleme çabalarım başarılı olmadı, çünkü onunla oldukça az görüşebildim ve gerçek, köklü bir ilişki kuramadım. Sanırım benim ABD’de ders vermem ve Aziz’in Sovyet rejimine karşı hayranlığının etkisi yakınlaşmamızı önlemişti. Üç Kemal ile olan ilişkilerim ise yakın ve samimi olmuştur. Ama Aziz Nesin’in sanat, yazı ustalığı ve eserlerine karşı sevgim ve saygım derin ve devamlıdır.

Bu satırların okuyucusu benim edebiyata ve Üç Kemal’e olan ilgimin nedenini haklı olarak sorgulayabilir. Bu neden, daha evvel birkaç yerde belirttiğim gibi, gerçek bir Türk romanı yazma amacımdır. Bu yüzden yurdun her bölgesini, insanlarını, geçmişlerini öğrenmek yanında; ifade ve yazı biçimlerini içselleştirmek için yazarları tanımak amacında idim. Ayrıca memleketin ve toplumun birçok sorununun en sağlam, köklü ve gerçekçi ifadesini edebiyat yoluyla ifade edilebileceğine inanmış ve bunları bazı yazılarımda, Çağdaş Türk Edebiyatında Sosyal Konular adlı kitabımda ifade etmiştim. İşte bu düşünce ve amaçla bilhassa 1950’den sonra eser veren yazarları şahsen tanımaya, düşünce ve duygu kökenlerini öğrenmeye karar vermiştim. Şüphesiz bu kişiler beni ayrıca insan olarak ilgilendirmektedirler. Onlarla dost olmak içimden gelen bir istek idi, çünkü ben dost, arkadaş bulmak, sevmek, insanlık duygularımı dost ve yoldaş ile paylaşmak istiyordum. Bugün dahi yazarlarla tanışmaya ve dostluk kurmaya çok önem veririm.

Bu uzunca girişten sonra Kemallerin her biri hakkında hatıralarımı ve düşüncelerimi yazabilirim.

 

YAŞAR KEMAL

Bu konu ile ilgili hatıralarımı yayıma hazırlarken evvel Yaşar Kemal’in ölüm haberini aldım ve çok etkilendim. Onu 1960’larda tanıdım. Yaşar Kemal hayat dolu bir insandı demek, tam olarak doğru olmaz, Yaşar Kemal hayattı demek daha doğru olur. Sıcak kişiliği, alçak gönüllülüğü, güven veren duruşu, akıcı ve renkli konuşması beni hemen ona dost yaptı. Her konuda çekinmeden, rahatça görüşlerini ifade ederdi. Amacı şu veya bu görüşü karşısındakine kabul ettirmek değildi. Amacı görüşünü ifade etmek, sevgi dolu kalbindeki sıcaklığı paylaşmak, tabiata ve insanlara duyduğu sevgiyi anlatmaktı.

Bana nasıl yetiştiğini, edebiyata olan ilgisinin nasıl oluştuğunu ve geliştiğini birçok örnekle açıkça anlatırken, sözler dereden akan sular gibi ağzından bol bol dökülüverirdi. Küçüklüğünden beri köyünde ve civar köylerde halk destanlarını, hikâyelerini, türkülerini dinlemiş, içine sindirmiş ve bir ozan olmaya heveslenmiş. Halk hikâyelerinde bilhassa destanlarda hak ve adalet arayan kahramanlar özel olarak ilgisini çekmiş. Zaten İnce Memed’le başlayan (1953-54) büyük romanlarının hemen hepsine hâkim olan özelliklerin arasında halk dili, anlatısı, insanlık hak ve adalet sevgisi ön planda yer alır. Yaşar Kemal’in kitaplarında ele aldığı konularda yerel, taze bir bahar kokusu var ki okuyucu bunları hemen benimsiyor, içselleştiriyor ve yazarla paylaşıyor.

Yaşar Kemal’in bana anlattıklarına göre Osmaniye’de bir Türkmen köyünde doğmuş. Babası Türk, annesi Kürt’müş ama o kendisini her şeyden evvel insan olarak gördüğü için hem Türk hem Kürt olduğunu rahat rahat belirtir, bunların arasında bir çatışma olmadığını söylerdi. Türkçe yazdığını, Türk edebiyatında büyük bir yeri olduğunu, dilin onu “Türk” yaptığını belirtirdi. Dilin bir ifade aracı olduğunu, milliyet tayin etmediğini yani siyasi anlam taşımadığını anlatmaya çalıştı. Anadolu’da bazı grupların Türkçeyi kullandıklarını ama kendi kimliklerini de koruduklarını ifade ederdi. Günümüzde modern milli devletin, dili siyasi kimliğin temeli yaptığını ve buna ne diyeceğini sordum. Kaldı ki, Kürt milliyetçilerinin temel isteklerinden birinin Kürtçenin okullarda, televizyonlarda serbest kullanılması olduğunu belirttim. Kemal, bu isteğin insan haklarının bir parçası olduğunu ve buna mutlaka siyasi bir mana verilmemesi gerektiğini belirtti. Bireysel hak olarak dil ve din hakkının hemen bir siyasi talebe dönüştüğünü uzun uzadıya tartıştık. Bu konularda Yaşar Kemal pek Osmanlı taraftarı olmamakla beraber bazı Osmanlı uygulamalarında bilhassa dil ve din konularına sıcak baktığını sanıyorum.

Yaşar Kemal, edebiyat ve edebiyatçının siyasi ve ideolojik yanı olmadan etkili olmayacağına inanırdı. Büyük bir kitleye hitap edecek ideolojik olmayan edebiyattan gerçek manada büyük bir edebiyat olamayacağını vurguladı. Kendisinin bir edebiyatçı olarak yetişmesinde Behice Boran’ın büyük etkisi olduğunu belirtti. Yaşar Kemal edebiyatın toplumsal boyutlarını, çelişkilerini ve çekişmelerini Behice Boran’dan öğrendiğini ve romanlarında bunları bir dereceye kadar kullandığını söylemekten çekinmezdi. Yaşar Kemal ile Türkiye İşçi Partisi (TİP) kurulduktan sonra da birkaç kez görüştüm. Partinin kurucuları arasında olan ve başkanlık yapan Mehmet Ali Aybar’a karşı büyük bir hayranlık duyardı. Aybar, İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi Uluslararası Hukuk kürsüsünde benim de hocam olduğu için onu oldukça iyi tanıdım. Gider, yeni çıkan kitaplar hakkında – Fransa yayınlarını yakından izlerdi kendisinden bilgi alır ve konuşurduk. Aybar dogmatik kafalı, ideolojiye körü körüne inanmış biri değildi, sosyal demokrat, insan haklarına saygı gösteren biriydi ki aslında Yaşar Kemal de bir sosyal demokrat olduğu için ona yakınlık duyardı. Nitekim 1968 yılında Sovyet ordusu, Çekoslovakya Komünist Rejimi’ne karşı çıkan kalkışmayı kanlı bir şekilde bastırmıştı. Aybar bunu protesto etti ve TİP başkanlığını kaybetti. TİP’e Sovyet taraftarı dogmatikler hâkim oldu, bunların içinde Yaşar Kemal yoktu.

Yaşar Kemal ve Orhan Kemal adliye koridorlarında…

Yaşar Kemal ile son görüşmelerimden biri Princeton Üniversitesi’nde oldu. Üniversite Türk edebiyatı üzerine hazırladığı konferansa Türkiye’den birçok yazarı davet etmişti. Benim tebliğim Türk sosyal roman yazarları üzerineydi. Tebliğimi okurken “ve şimdi Yaşar Kemal’den söz edeceğim” cümlemi tam tamamlamıştım ki, konferans salonun kapısı açıldı ve Yaşar Kemal içeri girdi. Herkes ben dâhil bu tesadüfe hayret ettik. Ama bazıları bu tesadüfü Yaşar Kemal’i yüceltmek için evvelden hazırlanmış bir şey olarak değerlendirdi. Doğru değildir. Yattığı yer nur olsun.

 

ORHAN KEMAL

Kanımca Orhan Kemal’in değeri tanınmış birçok Türk edebiyat yazarından çok daha üstündür. Orhan Kemal esas olarak kişiyi, kişinin yaşadığı sosyal ve kültürel ortamı analitik olarak ele alır ve ince bir sanat ile yazar. Duyguya olduğu kadar insanın düşünce sistemine hitap eder. Orhan Kemal’in Murtaza adlı romanını okuyunca hayran oldum. Verilen emre harfi harfine uyan, vazifesini yerine getirmek için çabalayan ve birçok insani duruma, kişilere anlayış göstermeyen bir tip gördüm Murtaza’yı okuduktan sonra… Orhan Kemal’e telefon ederek ilk fırsatta kendisiyle görüşmek istediğimi söyledim. Kendisi de hemen kabul etti.

Asıl adı Mehmet Raşit Öğütçü olan Orhan Kemal, ilk Büyük Millet Meclisi Kastamonu mebusu olan Abdülkadir Kemal’in oğludur. 19 Eylül 1914’te Adana’nın Ceyhan ilçesinde doğdu. Babası bir iki gün içerisinde mebusluktan istifa ettirildi ve 1930 yılında kurduğu Ahrar (Halk) Partisi nedeniyle Suriye’ye kaçarak hayatını kurtardı. Orhan Kemal 1932 yılında yurda döndü, 1939 yılında şiirlerinde komünist propagandası olduğu suçlamasıyla beş yıl hapse mahkûm edildi ve Bursa Hapishanesi’nde Nazım Hikmet’le tanışarak Nazım’ın edebiyat görüşlerini benimsedi. Cezaevinden çıktıktan sonra hayatını yazı yazmakla geçirdi.

Nazım Hikmet, Orhan Kemal (Bursa Cezaevi)

Orhan Kemal ile ilk kez Eminönü civarında, işçi muhiti sayılan bir mahalledeki mütevazı evinde görüştüm. Sakin, cana yakın bir kimse olduğu için hemen dost olduk. Orhan Kemal çeşitli fabrikalarda işçi olarak çalıştı. O gün bize yemek hazırlayan hanımı sakin ve efendi bir insandı. Hanımıyla işçiyken evlenmiş, fakat ikisi de işçi geçmişlerinden dolayı eziklik duymuyorlardı. Konuşmalarımız arasında benim de Paşabahçe Şişe ve Cam Fabrikası’nda çalıştığımı sonra ambar memurluğuna terfi ettiğimi öğrenince, o da Adana’da çırçır fabrikasında işçilikten kâtipliğe yükseldiğini anlattı. Geçmiş bizi birbirimize daha çok yakınlaştırmıştı.

Orhan Kemal’i tanımaktaki amacım onun edebiyat ve toplum anlayışını daha yakından anlamak ve Türk edebiyatının yönünü tayin etmekti. (Bir iki defa belirttiğim gibi benim Çağdaş Türk Edebiyatında Sosyal Konular adlı kitabımı Varlık Yayınevi yayımlamıştı). Yani ben çağdaş Türk edebiyatı üzerine araştırma yapıyordum. Bunları Orhan Kemal’e anlattım o da memnun oldu, çünkü Türk edebiyatının yeni bir döneme, sosyal gerçekçilik dönemine girdiğine benim gibi o da inanıyordu. Orhan Kemal ile Haliç ve Balat kıyılarında yaptığımız yürüyüşlerde çeşitli konuları konuştuk.  O ABD’yi merak ediyordu, çünkü onun gözünde ABD, kapitalizmin ana merkezi olarak işçi haklarını yeteri kadar önemsemiyordu. Ama ABD hakkındaki görüşleri dogmatik ve ideolojik değildi. İnsan hakları ve çalışanların refahı, çalıştıkları yerlerin güvenliği onu birinci derecede ilgilendiriyordu.

Bir ara ABD’deki sosyal sigorta sistemini konuştuk. Ben de kendisine, ABD’de her çalışanın ve çalışmayanın katkısıyla 55 yaşından sonra sigortadan maaş alma hakkını ayrıntısıyla anlattım. Bu kadar ayrıntılı bilgiyi nasıl edindiğimi merak etti. Ben de bunları nereden bildiğimi şöyle anlattım: 1955 senesine yedek subay olarak terhis edildikten sonra Ankara’da Birleşmiş Milletler ofisinde idare amiri olarak çalışırken A. Altmeyer’i tanıdım. Altmeyer, ABD Başkanı Roosevelt zamanında yani 1930’larda Amerika’nın sosyal sigorta sistemini kurmuş kimsedir. Ankara’ya Menderes Hükümeti tarafından kurulması planlanan Orta Doğu Teknik Üniversitesi ve Türkiye devlet sigortasıyla ilgili çalışmalara yardım için Birleşmiş Milletler tarafından danışman olarak gönderilmişti. Ben de hem tercüman hem de rehber olarak Altmeyer’le uzun süre çalıştım. O zaman fırsattan istifade ederek ABD’nin sosyal sigorta tarihi ve içeriği hakkında oldukça iyi bilgiler edinmiştim. Orhan Kemal, “Ne güzel bu işi membaından öğrenmişsin,” dedi. Aylık sigorta maaşının yeterli olup olmadığını sordu. Ben de sosyal sigorta maaşına ilaveten hükümet işlerinde, özel şirketlerde, eğitim kurumlarında ve buna benzer yerlerde çalışanların ve işçilerin buralardan da maaş aldıklarını söyledim. Orhan Kemal “bu sosyalizm” diye hayret etti.

Bu konuşmayı yazmamın ana amacı Orhan Kemal’in dogmatik olmadığını ve her şeye insani, pratik bir açıdan baktığını belirtmektir. Orhan Kemal’in, Nazım Hikmet’in ve Rus yazarların kitaplarını okuduğu ve sözde komünist propagandası yaptı diye 1938’de beş yıl hapse mahkûm edilmesini anlamak ve kabul etmek imkânsızdır. Orhan Kemal kendi kendini yetiştirmiş, geniş kültüre sahip, ömrü boyunca fikir işçisi olarak kalmış ve fabrika, maden, toprak işçilerinin hayatını bütün yönleriyle anlatmış, gerçekçi, büyük bir yazardır. On beş kadar öyküsü ve otuz kadar romanı toplumun alt kesiminin hayatlarını, duygularını, insan ve kişi olarak bütün çıplaklığıyla anlatmaktadır. Kendisini şahsen tanıdım hatta bir dereceye kadar dost oldum, bu benim için şeref ve mutluluktur. Onun için 1970 yılında Orhan Kemal’in genç yaşında (55 yaşında) beyin kanamasından Sofya’da vefat etmesi benim için olduğu kadar Türk edebiyatı için de büyük bir kayıptır. Tanınmış, yüksek mevkilere çıkmış bir babanın oğlu olmasına rağmen, Orhan Kemal benim gözümde fakirin, asgari geçim sağlamak için çabalayan işçinin küçük esnafın haklarını korumaya çok önem vermiş bir yazar olarak yaşıyor.

KEMAL TAHİR

Kemal Tahir veya İsmail Kemalettin Demir oldukça uzun süre yakından tanıdığım ve konuştuğum biridir. Ayrıca rahmetli Halit Refiğ ile uzun süren yakın dostluğum boyunca Kemal Tahir hakkında çok bilgi edindim. Halit Refiğ, onun hakkında yazdığım bölümde de belirttiğim gibi, Kemal Tahir’i sevmenin çok ötesinde, ona edebiyatımızın ve fikir hayatımızın hatta kimlik ve özelliğimizin insanüstü bir yazarı olarak bakardı.

Üç Kemaller arasında Kemal Tahir’in de kendine mahsus bir yeri vardır. Yaşar Kemal halk destanlarının, kahramanlarının ruhunu, düşüncelerini ve davranışlarını edebiyatımıza mâl etmiştir. Orhan Kemal işçi dünyasını bütün insani, mesleki, siyasi yönleriyle tasvir etmiş ve toplumun önüne sermiştir. Kemal Tahir ise her ne kadar gerçekçi bir yazar olmaya gayret emiş ve saygıdeğer birçok eser yaratmışsa da soyut, sosyal, siyasi konulara daha fazla önem vermiştir. Yetişme şekli de diğer iki Kemal’den oldukça farklıdır. Bir Osmanlı deniz subayının oğlu olarak Kasımpaşa Rüştiyesi’nde okumuş, Osmanlı’nın dili, yaşamı hatta yazısıyla yetişmiş bir kimse ki, Kemallerin hiçbirinin Kemal Tahir kadar köklü Osmanlı bağları yoktur.

Orhan Kemal de 1914’te yani Osmanlı döneminde doğmuşsa da o dünyanın etkilerine fazla maruz kalmamıştır. Aslında diğer iki Kemal’in doğdukları Anadolu ortamı ve hayat öyküleri açısından ele alınırsa Osmanlı’nın yani İstanbul’un etkilerinden uzak kaldıkları görülür. Kemal Tahir onuncu sınıfa kadar Galatasaray Lisesi’nde okuyarak öğrendiği Fransızcayı alabildiğine geliştirerek Fransız eserlerini kendi dilinden okumuştur. İstanbul’un birçok gazetesinde çalıştıktan sonra Tan gazetesinde 1938 yılında yazı işleri müdürü oldu (1940’ların ortasında komünist diye nümayişçilerce yakılan gazete). Kemal Tahir, Nazım Hikmet’le dost olduğu için 1930-1950 yıllarında çeşitli cezaevlerinde (Çorum, Kırşehir, Nevşehir vs.) yattı. Bana hapis yıllarını nasıl değerlendirdiğini anlatmıştı. Çeşitli yerlerden gelen mahkûmlarla uzun uzadıya görüşerek onların hayatları, köyleri, sorunları, yaşam şekilleri ve gelenekleri hakkında geniş bilgiler almış, kayıt etmiş ve sonra bu bilgilerden bazı kısımları yazıya dönüştürmüştür.

Kemal Tahir, Piraye, Nazım Hikmet (Çankırı Cezaevi)

Kemal Tahir’in Nazım Hikmet’le olan dostluğu hayatının fikir ve duygusu olmuştur. Bazen benim evimde görüştüğümüzde Moskova’da yaşayan Nazım Hikmet’ten aldığı mektupları okur, bol bol gözyaşı dökerdi. Nazım’ın mektuplarının Kemal Tahir’e nasıl ulaştığını bilmiyorum, sormadım da. Ama Nazım Hikmet’in İstanbul’u, sokaklarını, insanlarını nasıl özlediğini öylesine içten, renkli ve duygusal bir şekilde anlatışı beni de çok duygulandırmıştır. Nazım’ın ağzından Türkçenin insanı sevinç ve acı ile doldurabilen güçlü bir dil olduğunu bir kez daha anlamıştım.

Kemal Tahir ile roman türü hakkında uzun konuşmalarımız oldu. Ona göre romanın yapısı çok önemliydi. Bu yüzden roman yapısı hakkında birçok eser okumuş ve kendi roman kurgularını, roman tekniğini ona göre hazırlamaya gayret etmiştir. Kemal Tahir birçok Batı yazarı ve romanını okumuşsa da benim anladığıma göre hiçbir zaman Batı hayranı olmamıştır. Buna rağmen dört başı mağrur roman yazmak istediği için Batı roman tekniklerine önem verirdi, çünkü ona göre roman bir kalıptı. Önemli olan da kalıbın içiydi. Başka bir deyişle form and fond (şekil ve içerik) birbiriyle çatışmazdı, dolayısıyla yabancı edebiyat kalıplarını Türk ve Türkiye içeriğiyle doldurmak mümkündü. Eskilerin “inşa” dediklerini andıran bu görüşe öteden beri Türk romanı yazma hevesinde olduğum için ben de katılırdım, ama tam ikna olmamıştım. Kemal Tahir’e benim de roman yazma hevesim olduğunu hiçbir zaman açıklamadım, çünkü o benim edebiyat konusunda fazla bilgim olmadığını bana da başkalarına da söylemişti. Fakat ben buna alınmadım, çünkü ondan farklı düşündüğümü biliyordum.

Kemal Tahir’e göre bir romanın temel bazı fikirlere dayanması ve romanın içeriğini o konuların ve kahramanların (kişiler ve aksiyon) doldurması gerekiyordu. Kişiler ve konular gerçek hayattan alınabilir ki bunlar da onun gerçekçiliğinin bir ifadesiydi. Ben işe gerçek kişi ve olaylardan, romanın aksiyonuna neden olan faktörlerden hareket ederek romanı büyük bir kültürel, tarihî, sosyal tablo olarak görüyor. Buna “milli” diyebileceğim bir renk bir kimlik katmak istiyordum. Bazen Yaşar Kemal’in romanlarındaki yerel, bizim toplumumuza özel havayı sosyal romanlarda daha fazla görmek istediğimi söyledim. Kemal Tahir ise Yaşar Kemal’i köy masalları anlatan, gerçek, büyük edebiyatın ilk basamaklarında bir yazar olarak görürdü. Yaşar Kemal’in de Kemal Tahir hakkında görüşleri pek iç açıcı değildi; söz yığını, ruhsuz, duygudan mahrum insanları, teorileri desteklemek için kullanmak isteyen bir yazar diye kestirip atardı. Ben her ikisinin de görüşlerine fazla katılmadığım için birbirleri hakkında söylediklerini asla onlara iletmedim, çünkü her ikisinin de benim gözümde farklı görüş ve değerleri vardı.

Kemal Tahir ile uzun uzadıya ele alıp tartıştığımız bir diğer konu devletti. Devlet hakkında benim çok daha köklü ve etraflı incelemelerim olduğu için Kemal Tahir’le çok rahat tartışabiliyordum. Kemal Tahir çocukluğunu, 12 yaşına kadar, Osmanlı sayılabilecek bir dönemde geçirdiği için o dönemden bir dereceye kadar etkilenmiştir ve Osmanlı-Türk toplumu, kültürü ve bilhassa devlet görüşünün, üzerinde derin etkiler yaptığını ve bu etkilerin değişik şekilde olsa da devam ettiğini açıkça söylemese de eleştirdiği belliydi. Bunların içerisinde bilindiği gibi devlet kavramı ön planda yer alır. Kemal Tahir’e göre devlet âdeta mitik derecede hayati olan, neredeyse kendi kendine var olan, durmadan kendini yenileyerek yaşayan bir varlıktı. Bunun en güzel örneği Osmanlı Devleti’ydi. Bilindiği gibi Kemal Tahir’in ilk romanı sayılabilecek Rahmet Yolları Kesti’deki kahramanı Yaşar Kemal’in İnce Memed’deki hak arayan eşkıyalara bir çeşit karşılıktır, çünkü devlet sonunda eşkıyaları yok edecek, halkın özlediği güveni getirecek.

Kemal Tahir Türkiye’de sosyal, gerçek sınıf olmadığını düşünür, değişim incelemelerinin farklı sosyal gruplara dayanılarak yapılamayacağı görüşünü savunur bunları devletin yapması gerektiğine inanır gibiydi. Ben de Türkiye’de Batı’da olduğu gibi sosyal sınıfl arın olmadığını kabul etmekle beraber başka bir sınıfın var olduğunu ileri sürüyor ama cemaat ruhu, eşitlik, kardeşlik, hak ve adalet gibi duyguların güçlü olmasından dolayı sınıf kavgasının önlendiğini savunuyordum. Diğer yandan özel mülkiyetin ve özel mülkiyete dayanan bir rejimin ancak 19. yüzyılda yerleşmeye başladığını göz önünde tutarak devlete karşı gelecek bir güç olamadığını, devlet-toplum çekişmesinin Osmanlı’da saklı içten içe varlık gösterdiğini söylüyordum. Açık bir şekilde söylememekle beraber Kemal Tahir elitlerin gücüne ve devleti ayakta tutmalarına büyük pay ayırıyordu ki bunu Yorgun Savaşçı romanında çok güzel anlatmıştır. (Halit Refiğ devlet konusunda sinema serisi yapmıştır). Benim görüşüm o zaman da şimdi de farklıydı. Devlet gerçekten yaşamın, güvenin, ilerlemenin, değişimin ve medeniyet olarak tanıdığımız birçok faaliyetin kaynağı olan bir kurumdur, ama devletin yönünü, siyasetlerini, faaliyetlerini devlete hâkim olan gruplar tayin eder. İnsan gruplarının dışında kendi kendine hareket eden siyasi bir varlık yani devlet yoktur. Tarihte yok olup gitmiş yüzlerce devlet bulunur, çünkü devleti ayakta tutan toplumdur, insanlardır. Devlet kurumlarını insanlar yaratır ve gerektiğinde söküp atarlar. Ama devlet yok olduktan sonra da bazı toplumlar dil, din, gelenek ve saire sayesinde yaşamaya devam ederler, koşullar uygun olursa da kendi devletlerini yaratırlar. Bunun o kadar örneği vardır ki sayıp bitirmek güçtür. Benim temel düşüncem sağlam bir toplumun gelişmesi, devletin vatandaşın güvenini, refahını sağlayacak bir kurum olarak yaşaması, hak ve hürriyetlerin savunucusu olarak işlemesi ile olur ki bu ancak gerçek bir demokrasi ile mümkündür.

Kemal Tahir ve Orhan Kemal

Kemal Tahir benim görüşlerimi kısmen kabul etmekle beraber devlet konusundaki görüşlerinden caymazdı. Bunları Devlet Ana romanında ifade etmiştir. Tarihî dönemleri kapsayacak şekilde etraflı olarak Osmanlı tarihini devlet açısından ela alan bu roman hakkında çok daha fazla şey yazmak mümkündür. Fakat burada roman eleştirisi yapma amacı gütmediğimiz için onunla olan ilişkimi anlatmakla iktifa edeceğim.

Üç Kemaller, daha evvel belirttiğim gibi konu, üslup, yaklaşım ve görüş bakımından birbirinden çok farklıdır. Gerçi üçü de solcu olarak tanınmış ve ikisi komünist olarak hapiste yatmışlarsa da kanımca hiçbiri gerçek manada Marksist ve komünist sayılamazlar. Hatta Karl Marx’ı doğru dürüst okumamış olabilirler. İkisi Nazım Hikmet’i şahsen tanımışlar, onun görüşlerinden edebiyat dâhil etkilenmişlerdir, fakat yazdıklarında kendi kimliklerini koruyarak bildikleri, yakından tanıdıkları kimseler ve toplumlar hakkında kendi görüşlerini yüksek bir sanat yolu ile ifade etmişlerdir.

Gönül isterdi ki Üç Kemaller daha uzun süre yaşayıp başka Kemallere örnek olsaydı. Benim hayatımı, bilgilerimi zenginleştirdikleri için de kendilerine şükranlarımı sunar, nur içinde yatmalarını dilerim.

*Bu yazı BİR ÖMRÜN İNSANLARI Türkiye’den ve Dünyadan Portreler kitabından alınmıştır.