HALİL YÖRÜKOĞLU

Otobüs ile terminal arasındaki kalabalıktan sıkılmışçasına bir araca binip bir aşağıya inen şoför, hareket saati yaklaşınca kontağı çevirip yeniden aşağıya indi. Motorun çalışmasıyla yağmurlu bir güne devam eden silecekler yeniden hareket etmeye başladı. Hangi şehrin tozu o an camdan aşağı indi bilinmez. Muavin şoförden sonra gelip silecekleri durdurdu. Birkaç dakika sonra camda biriken yağmur camdan baktığımız terminali, insanları, ışıkları tepelerde görünen şehrin uzak noktalarını flulaştırdı. Uzun uzun baktım. Sonra birden her şey yeniden göründü. Şoför koltuğunun yayları indi kalktı. Ayaklarından sonra başını içeri sokan muavin sanki hiç gitmek istemiyormuş gibi davranıyordu. Gitmek ya da kalmak ile ilgili bir düşüncesi yokmuş gibiydi. Hatta o kadar alışılagelmiş bir şeydi ki bu, otobüste bulunan bazı yolcuların kızaran gözlerine öylesine bakıp geçiyordu. Belki de daha da ileri gidip içimizdeki gitme isteğiyle dalga geçiyordu.

Otobüs otobana çıkana dek azalarak da olsa şehri görmeye devam ettik. Karanlık, çevre yolunda başladı. Ve uzun bir süre devam etti. Geride kalan her şey bu karanlığın geçmişi oldu. Uyuyamayanlara zaman geçmedi. Şoför zamana hapsoldu.

Sessizce yolu izleyenler olarak ne kadar uzaklaşıp nerelerden geçtiğimizi bilmeden zamanı tüketmek için tüm gayretimizle uğraştık. Ara ara uyanıp etrafına bakınanlar da bu bilinmezliğe yeniden uyumaya devam ederek ayak uydurdular.

Otobüs tıslaya tıslaya dinlenme tesisine girdiğinde, arka taraflardaki koltukların birinde daldığı uykudan uyanan muavin herkesten evvel aşağıya atladı.

Uyuyanlar, uyuklayanlar, uyananlar olarak bölünmüş hallerimizle gecenin bir yarısı yağmuru olmayan bu şehirde otobüs yıkayan adamların arasından geçerek kimimiz lavaboya, kimimiz dumanı tüten çorba tezgâhına kimimiz de iç cebimizden çıkardığımız sigara paketine yöneldik.

Muavin ve şoförler kendilerine ayrılan bölümde harıl harıl yemeklerini yemeye başladılar. Biz yolcular, her birimiz başka bir yalnızlığın içinde orada burada dolaşmayı sürdürdük. Bazılarımız lokum aldı bekleyenlerine vermek için. Kimisi kimin için yazıldığı belli olmayan kitaplara baktı. Hepimiz ayaktaydık ama. Oturmayı, oturup dinlenmeyi düşünmedik. Sınırlarına girdiğimiz şehrin bu ücra köşesinde kalıcı değildik. Buradan geçip gitmeyen tek şey bu tesisin içinde otobüs yıkayan adamlardı. Biri gelip biri giden bu otobüsler kirlerini bu ıslak zemine bırakıyor bir grup adam ellerindeki fırçalarla zamanlarını öldürüyorlardı.

Yoklama dahi alınmıyordu sanki burada. Kimin gelip kimin gittiği sadece kendi içlerinde belirgindi. Kendileri dışında herkes gelip geçiciydi. Bir daha görmeyecekleri insanlar listesine bizi de eklediler.

Otobüsten inen herkes mola süresi bitince yeniden koltuklarına kuruldu. Ben de onlardan biriydim. Sigara kokusu, çorba kokusu, belki gözleme kokusu vardı artık koridorda. Bu dinlenme tesisinden bizimle gelen kokular bunlardı. O adamlar ıslak zeminde kalmaya devam etmişlerdi. Bizden sonra gelen otobüsün ön camından belki de hiç gitmedikleri bir şehrin tozlarını kirlerini temizlemeyi sürdürdüler.

Otobüs yeniden karanlığa doğru hareket etti. Muavin bir iki dakika sonra koridordan hızlıca geçerek eksik birileri var mı diye kontrol etti. Herkes tam, dedi benim yanımdan geçerken. Kim kalacak ki dağ başında, tam olacak tabi, diye devam etti ağız içinden konuşmaya. O öyle konuşurken otobüsün camından dışarıya atmak istedim kendimi. Bir sürü insanın şaşkınlığına aldırmadan, delirmiş zahir bu adam, demelerini duymadan sadece dışarı çıkmak istedim.

Belki de ben öyle dışarı çıkınca açtığım boşluktan başkaları da geçecekti. Bizi gören temizlik işçileri bir an kafalarını çevirip bakacaklardı. Hiç şaşırmadan işlerine devam edecekler, sanki herkes bir otobüsün camından atlayıp eline fırça almış gibi davranıp, mevcut işlerine devam edeceklerdi.

Karanlık çoğaldı.

*

Sonra dedi elindeki fırçayı çizmesine vuran Hikmet. Sonrası dedim; “Bi Şubat ayıydı. Gene buralardan geçiyordum. Kaldım işte.”

Ben, öyle kaldım işte, deyiverince, “Hadi lan dalga geçme bizimle,” dedi. Güldüm. Sor dedim. “Kime sorayım ki? Hem kaldım demekle olur mu ya? Kolay mı öyle kaldım deyip kalmak. Yok mu otobüsün bi muavini ne bileyim yolcu listesi, kimse sormadı mı? Sabah o bindiğin otobüs terminale girdiğinde, herkesler dağıldığında senin valizini görmediler mi misal? Kime ait bu valiz diye etrafa bakınmadılar mı yani? Kimse sormadı mı? Hadi be oradan. O kadar sahipsiz misin? Annen baban yok mu.” Birden ciddileşti. Bütün ciddiyetine verilecek tek cevabım vardı. “Sormadılar,” dedim. “Kimse sormadı beni. Hem sorsalar da nerden haberim olacak de mi?”

Etrafına bakındı. En eski Halim Abi. “Halim Abi, doğru mu anlattıkları,” dedi. “Doğrudur oğlum ben nerden bileyim Allah Allah,” deyip geçiştirdi Halim Abi.

Bir otobüs yanaştı. Şoförler, muavin, uykulu uykulu yolcular indi. Etrafa dağıldılar. Fırçasını alan dağıldı ateşin başından.

“Kimse sormaz mı bi insanı ya. Hani kimsesiz olsan gene biri sorar gibi gelir bana hep,” dedi. Bakıştık. Yıkamaya devam ettik.