ZEHRA ONAT

İyi edebiyat nedir diye sorsalar, herhâlde, “okunduğunda insanın kimyasını değiştiren edebiyattır,” derdim. Aniden karşınıza çıkan bir ifade, benzetme, tamlama; bazen bir cümle ya da tümden bir paragraf… Bir anda bütün kimyanızı değiştiriyor, dile olan inancınızı artırıyorsa; hayal dünyanız imgelerin hücumuna uğruyor ve vurulduğunuz cümleyi, ifadeyi düşünmeden edemiyorsanız; yüzünüze bir keder, bir gülümseme gelip yerleşiyorsa, işte iyi edebiyat budur. Sis Hırsızı’nı okurken altını çizdiğim satırların yanına kalpler, gülücükler, ünlemler koyup durdum bu yüzden. Ve elbette şunu düşündüm: 1988 doğumlu Lavinia Petti bu yaşında bunca bilgeliğe nasıl erişti? Röportajı okurken göreceksiniz, aynı bilgelik buraya da yansıdı.

Günümüzde internet pek çok şeyi bulabildiğimiz bir alan olmakla birlikte hakkınızda çok fazla bilgiye ulaşamadık. Öyleyse önce biraz sizi tanıyalım. Kitaplarla ilişkiniz ne zaman başladı? Nasıl bir çocukluk geçirdiniz?

Çocukluğum, genel olarak büyülü geçti diyebilirim. Bir grup erkekle büyüdüm, ahşap kulübelere tırmanıp, onları inşa etmeyi öğrendim. Ancak en çok hatırladığım şey kitaplar. Her yerde kitaplar vardı. Ben çok erken okumaya başladım, annem bana çok küçükken öğretti okumayı. Çocukluğumda başlayan ve beni asla terk etmeyen “hikâye aşkı”nda onun çok büyük bir katkısı var. Bana ve erkek kardeşime her gece hikâyeler anlatırdı. Ama ben onun eski hikâyeleri okumasını istemezdim: Bizim için yenilerini uydurmasını isterdim. Dünyanın en küçük parçasında bile hikâyelerin olduğunu görebiliyordum. Var olan her şey kendi hikâyesini taşır. Sonra bir gün bundan sıkıldı ve bana beş ya da altı tane oyuncak aldı ve şöyle dedi: “Şimdi sıra sende. Kendi hikâyeni yarat. Bu oyuncakları kullanabilirsin.”Sanırım, her şey böyle başladı. Altı ya da yedi yaşındaydım…

Peki, yazmaya nasıl ve ne zaman karar verdin? Yazma isteği hep içinde yaşayan bir duygu muydu, yoksa belli bir süre sonra mı kendini göstermeye başladı?

Doğal olarak gelen bir şey. Önce hikâyeleri okursunuz, sonra onları anlatmak istersiniz, en sonunda da onları yazarsınız. İlk hikâyem sincapla ilgiliydi; utanç vericiydi. Kardeşim ve kuzenlerim için çok fazla kısa masal yazmıştım. Ancak, yazının ne kadar güçlü olduğunu 14 yaşımdayken fark ettim. Fantastik bir roman yazdım; bir dünya yarattım ve kendime söylediklerimden ötürü heyecanlandım: Büyü bir şekilde gerçek oldu.

İlk eserin olan Sis Hırsızı’nı kaç yaşında yazmaya başladın? Ne kadar sürdü?

17 yaşındaydım. Bundan on yıl önceydi, yazmak dokuz ayımı aldı. Ben yavaş yazarım. Tüm hayatımı bu kitabı yeniden yazmaya harcardım, çünkü benim için çok önemli. Yazdıklarımın veya yazacağım şeylerin aynı anlamlara gelip gelmeyeceğini bilmiyorum. Bu öyküye kendimi o kadar verdim ki her şey bittiğinde, yani kitap yayımlanıp okura ulaştığında kendimi bomboş hissettim. Beklenmedikti, çok güzel ve çok zordu…

Çok katmanlı bir kurgusu ve yoğun bir dili var Sis Hırsızı’nın. Neden bu kadar işçilik isteyen bir romanla başladın yazmaya? Pekâlâ, çok daha rahat altından kalkabileceğin bir kitap yazabilirdin…

Bu mükemmel bir soru! Her zaman merak ediyorum: Neden daha kolay hikâyeler yazmıyorum? Neden hayatımı bu kadar karışık hâle getirdim? Çünkü ben buyum. Kim olduğuma karar vermediğim gibi ne yazdığıma da karar veremem. Tıpkı hikâyelerim gibi ben de çok katmanlı bir insanım. İşleri kolaylaştırmak için şimdi çok çalışıyorum. Sadece okuyucular için değil, aynı zamanda kendim için. Yazmak, kendinizi ve gerçekle olan temasınızı kaybedebileceğiniz belirsiz bir ülke; sonunda delirebilirsiniz.

Peki, her şeyin mümkün olduğu bir dünya kurgulamak neden bu kadar ilgini çekiyor? Sizi buna çeken şey ne?

Benim sınırlarım yok, sevdiğim bu. Elbette, kurallarım var -tüm dünyalar kendi kurallarına sahiptir- ama bunlar benim koyduğum kurallar. Yazarken küçük bir tanrı gibisin. Demek istediğim, yazdığınızda bir tanrısınız zaten; karakterlerinizin, yerlerin, hikâyenin, zamanın tanrısı… Fakat yeni bir dünya yarattığınızda, tüm evrende başka hiçbir yerde olmayan bir şeyi şekillendiriyorsunuz. Önce kafanızdadır ve sonra birdenbire gerçek olur. Her neyse; işte bu büyüdür, değil mi? Ve insanlar var -okuyucular-, gelip sizin dünyanızı, zihninizi ziyaret ediyorlar.

Fantastik türde kitap yazmanın kendine özgü zorlukları var mı?

Okuduğumuz kitapların çoğu hayal ürünü ama okurken bunu unutuyoruz. Bu türde ise her türlü meyveyi yetiştirebileceğiniz geniş bir alan var, bu yüzden fantastik yazarları kendilerini biraz daha fazla zorlamalılar.

En zoru, hangi konu hakkında yazmak istediğinize karar vermek. Elflerden, sihirli değneklerden veya ejderhalardan bahsetmiyorum. Hikâyenize ne tür bir sihir koymak istediğinize veya neye ihtiyacınız olduğuna karar vermelisiniz. Ben gerçeklik ve hayal gücü arasındaki sınırda ilerlemeyi seviyorum. Bu sınırlar keskin ve yanıltıcı. Okuyucularımın neyin gerçek olduğunu ve neyin olmadığını merak etmelerini istiyorum.

Sis Hırsızı’nda bu sınır psikolojikti. Şimdi yazdığım romanın sınırı ise mitolojik.

Bundan sonra yine bu türde yazmaya devam edecek misin, yoksa başka türlerde yazmak gibi düşüncelerin var mı?

Daha gerçekçi olan bir hikâye yazıyorum. Bu bir macera ama başka bir dünyada gerçekleşmiyor. Karakterler Napoli sokaklarında dolaşıyorlar. Ama gerçeküstü olaylar her yerde. Sonunda okuyucular neye inanacaklarını kendileri seçecekler.

“İmge oluşturma gerçekliğin gözlemlenmesiyle başlar”

Sis Hırsızı, kaybetmek, aramak, bulmak üçgeninde ilerliyor. Aramak bir yerden sonra bulmaktan da önemli bir hâl mi alıyor Antonio için? Ne dersin?

Ben nostaljik biriyim. Geçmişi seviyorum. ‘Şeyler’ geçip gittiğinde ancak onları anlayabiliyorum. Bu çok üzücü ama aynı zamanda doğru. Doğru olduğunu hissettiğim şey hakkında yazıyorum.

Antonio Tirnail’de gitmemesi gereken yerlere gidiyor, hiçbir uyarıyı dinlemiyor. Niçin durmadan başını derde sokuyor?

Kahramanlar öyledir, biliyorsun. Asla dinlemezler. Fakat Sanırım Antonio, özellikle, başına gelenlerin rüya olmadığına inanmakta çok zorlanıyor. Bu yüzden kendine özgü yöntemlerle Tirnail’e meydan okuyor.

Antonio, Tirnail’de hayatına temas eden insanlarla karşılaşıyor ve bir çeşit yüzleşme yaşıyor. Geçmişi hatırlamanın, ona sahip olmanın bir bedeli mi yüzleşmek?

Bu gerekli. Birkaç yıl önce bir grup doktor, amneziden dolayı zihinsel problemleri olan ve geçmişini hatırlayamayan insanlar üzerinde bir araştırma yapmıştı. Bu kişiler sadece geçmişi hatırlamaktan aciz değillerdi, aynı zamanda geleceği de planlayamıyorlardı.

Kitabın başında Antonio zihinsel bir hapishanede yaşıyordu; burada tutukluydu ve uyuşmuş durumdaydı. Çünkü geçmişi yoktu. Bunu keşfettiğinde, geçmişini tekrar bir parçası hâline getirdi ve böylece yola devam etmeye hazır hâle geldi.

İsmini kaybetmenin önemine de vurgu yapıyorsun. Bir şeyin kendisi ve ismi arasındaki bağlantı neden bu kadar önemli? İsimlerimiz bizim kimler olduğumuzu belirliyor mu gerçekten?

Bazı eski inanışlara göre, bir erkeğin ismiyle kaderi arasında bir bağ vardır.Eski bir hikâye. İsimler önemlidir. Bir yazar için de önemlidir. Eğer bir ismi yoksa karakteriniz de yok demektir. Genel olarak konuşursak, isimler bize bir kimlik kazandırır. Geçmişten bir hediye. Ebeveynlerimiz bize hayatımız boyunca taşıyacağımız bir isim verirler. Neden isimleri çok sevdiğimi bilmiyorum. Belki de garip bir isme sahip olduğum gerçeğine dayanıyordur. Kendimi tanıttığım zaman hiç kimse anlamıyor. Bu çok komik. Çocukken bundan nefret ederdim, hatta değiştirmek bile istedim, ama sonunda kendimi bu şekilde kabul ettim.

Aile ilişkileri de sorunlu Antonio’nun. Babasından ayrı büyüyor, annesiyle de o yakınlığı kuramıyor. Bu durum onun dünyasında nelere yol açıyor sence?

Her şeye. Herkesle bir çözülmesi gereken bir hesabı var, bu yüzden geçmişinden gelen tüm insanlarla yüzleşmek zorunda.

Kitabın bir yerinde: “Yazarlar yaşamlarını yaşamayı hayal ederek kazanır,” diyorsun. Oysa sen seyahat etmeyi seven birisin. Hayata karışarak yazan yazarlardan mısın?

Kötü, çok kötü… Antonio gibi değilim, aktif biriyim. İmge oluşturma gerçekliğin gözlemlenmesiyle başlar. Ancak bu şekilde olmak da yazmamda hiç yardımcı olmuyor. Belli bir noktada belki, ama yine de sabit kalmaktan nefret ediyorum. Seyahat ediyorum, çokça spor yapıyorum, dışarı çıkıp dünyayı keşfetmekten zevk alıyorum. Peki bunları ne zaman yazacağım? Zihnim her zaman çalışmaya devam ediyor, uyurken bile. Ama bir çözüm bulmalıyım.

Hâlâ hayatımı bir dengeye oturtmaya çalışıyorum. Bu yüzden bunun için bir cevabım yok.

Sis Hırsızı kaç dile çevrildi?

Dört: Fransızca, İspanyolca, Lehçe ve Türkçe. Çılgınca, değil mi?

Böyle görkemli bir metin yazdıktan sonra, kitabın ruhunu ve duygusunu yansıtıp yansıtamayacaklarına dair çevirmenlere güveniyor musun? Yoksa endişelerin var mı bu konuda?

Onlara güvendiğimi söyleyemem. Umarım iyi iş çıkarmışlardır. Elbette endişeliyim, ama fazla değil.

Son olarak, şimdilerde neler yazıyorsun?

Evden kaçan çok küçük bir kız hakkında bir hikâye. Tıpkı Antonio gibi o da geçmişini arıyor. Fakat büyülü ormanlar yok, gözyaşlarının kaybolduğu denizler de yok. Eski bir şehir ve onun iblisleri var; gerçek olabilirler ya da olmayabilirler…

“Anneannemin tutkusu sayesinde Arapça eğitimi aldım”

İslam araştırmaları alanında çalıştın. Sizi buna teşvik eden sebepler nelerdi?  

Aslında sahada çalışacak pek vaktim olmadı. Arapça eğitimi aldım, çünkü yeni kültürler tanımayı seviyorum. Anneannem de bir Arapça öğretmeniydi, onun tutkusu da beni etkiledi. Savaş başlamadan hemen önce Şam’da birkaç ay çalışmak gibi inanılmaz bir şansa eriştim ve o günler şimdiye kadarki hayatımın en güzel dönemiydi. Ondan sonra her şey değişti. Bir dili öğrenmek, bir ülkede yıllarca yaşamak demektir; oysa benim için her şey bir anda sona erdi, anlıyor musunuz?

Peki, bu alanda çalışırken şaşırdığın, hayret ettiğin bir şeyler çıktı mı karşına?

Arap ülkeleri birbirinden çok farklı, bu yüzden sadece Suriye ve Ürdün hakkında konuşabilirim. Şimdi her şey değişti. Şimdi insanlar korkuyor. Ben de korkuyorum. Müslümanlar için değil, insanoğlu için…

Orada yaşarken, güvende hissetmediğim bir an bile olmadı. Onlara güveniyordum. Arkadaşlarımdı; onlar da tıpkı bizim gibi erkek ve kızlardı. Adımı düzgün telaffuz edemeyen ve daima şakalar yapan öğretmenimi sevmiştim. Açık fikirlilerdi, Batı kültürüne çok yakınlardı. Gezip dolaşırken, konuşurken yabancıymış gibi hissettiğiniz yerler de vardı. Ama bu gayet normal.

Birikimine nasıl bir katkı sağladı bu seyahat?

Orada hayatın kendisi, her gün her yönden birikimime katkıda bulundu. İnanılmazdı. Tek başıma seyahate çıktığım ilk yerdi. Yalnızdım, biliyorsun. Ve yalnız seyahat ederken aslında herkesle birlikte seyahat edersin. Yolculuklara, insanlara ve dünyaya olan sevgimi burada buldum.

“İnsanlar durmuş saatlerini bana veriyorlar”

Biraz da durmuş saatler koleksiyonundan bahsedelim. Durmuş saatler neden ilgini çekiyor?
Bu garip. İlk durmuş saatimi terk edilmiş bir evde aldığımı hatırlıyorum; birinin hayatını aldığımı sanıyordum. Bu ürpertici, biliyorum, ama işte böyle başladı. Şimdi insanlar durmuş saatlerini sanki geçmişleriyle ilgilenmemi istermiş gibi bana veriyorlar.

Peki, kitabındaki durmuş saatleri onaran Yüce Saatçi ile senin aranda benzerlikler var mı? 
İkimizin de gözlük takmamız dışında, hayır diyebilirim 😊